2009 yılında Kuyucuk Gölü’nü Avrupa’nın Seçkin Turizm Cenneti yaptıktan sonra Avrupa Komisyonu’nun European Destinations of Excellence Networküne dâhil olduk ve KuzeyDoğa Derneği projeler koordinatörü olarak her 6 ayda bir Avrupa’nın farklı bir ülkesinde yapılan toplantılara katılmaya başladım. Bu seferki toplantı Finlandiya’nın 2008 destinasyonu Kajaani’deydi. Somut Olmayan Kültürel Miras kategorisinde Kajaani Fin Ergenekon’u Kalavela’nın anavatanıydı. Bugüne kadar aldığım en kolay Schengen vizesini de Finlandiya Büyükelçiliğinden aldıktan sonra Fin diyarına uçmak için önümde bir engel kalmamıştı. Fin Air’in bilmem kaç sefer sayılı uçağına atlayıp Beyaz Zambaklar Ülkesi Finlandiya’ya doğru yol aldım.
Peki, Finlandiya adı nereden geliyor? Niye oralara Finlandiya demişler. Elbette çok meraklı bir turist olarak araştırdık öğrendik. Her zaman olduğu gibi Finlandiya olgusu da göte göt diyen millet Türklerin tarih sahnesine çıkmasıyla ortaya çıkıyor. Hem de Orta Asya’da, Ergenekon’un yurdu Altay dağlarında. Dişi kurt Asena’nın erkek kurt Börteçine’den iki yavrusu olur. Biri sarışın diğeri esmer olan bu iki yavrunun yolları Ergenekon’dan çıktıktan sonra ayrılır. Orta Asya bozkırlarındaki kıtlık, susuzluk ortalığı kırıp geçirmektedir. İki kardeş de batıya, daha sulak verimli topraklara Hazar Denizi kıyısına gelirler. Esmer der ki:
-Kuzey çok soğuk, götüm donar benim gel güneyinden dolanalım gölün.
Sarışın da der ki:
-Güneyde çok sıcak, çillenirim ben, mısır sapına söner saçım sakalım.
İşte orada ayrılmaya karar verirler. Esmer kurt yavrusu Anadolu’ya gelir, sarışın kurt yavrusu Ural dağlarını da geçer bugünkü Fin diyarına ulaşır. Gel zaman git zaman esmer kurt kardeşini çok özler. Düşer yollara, yolda hediye olsun diye de bir geyik yakalar, varır Fin diyarına. Tabi o zaman oranın adı Finlandiya değil. Aylarca kardeşini arar ve sonunda bulur. Hasret giderirler.
Kardeşi sorar geyiği gösterip;
-Bu ne?
-Bin lan diye aldım, beğenmedin mi?
İşte “bin lan diye” aldım zamanla olur “Finlandiya” ve getirdiği o geyik de rengeyiklerinin atası, Toros dağlarından oralara götürülmüş alageyik. Orada hakikaten de o geyiklere binerler, kesip yerler. Zaten bugün Türkçeden evrimleşmiş Fin dilinde “Fince ya da Finlandiya” suomi demek ki, o da Türkçe “şu o mu” demektir bugün. Esmer kurt bir süre daha biraderinin yanında kalır ve sonra anlar ki kardeşinin olduğu şey kendi değil, kendinin olduğu şey de kardeşi değil. Döner bir süre sonra Anadolu’nun bağrına.
Harbiden öyle. Yapısal ve kökensel olarak dilimiz akraba olsa da bugün Finliler neyse Türkler o değil, biz neysek Finler o değil. Bir tek şey dışında: Eve girerken ayakkabı çıkarmak halen ortak tek yanımız.
1917 yılında İsveç krallığından bağımsızlığını kazanmış, 1920’li yıllarda bir aydın devrimiyle bataklıklar ülkesi Finlandiya’yı beyaz zambaklar ülkesine çevirmişlerdir. Cumhuriyetin ilk yıllarında da ülkemizde bol bol okunmuş Beyaz Zambaklar Ülkesi’nde kitabı İsveç ve Rusya arasında sıkışıp kalmış bataklıklar ülkesi olan Finlandiya'nın, bir İsveç, bir Rus egemenliği altında yaşadıktan sonra “Snelmann” adındaki bir öğretmenin ülkedeki herkese mektup yazarak bilinçlendirme çabalarıyla yavaş yavaş o Bataklıklar Ülkesi" halinden "Beyaz Zambaklar Ülkesi" haline geldiğini anlatır.
İkinci Dünya Savaşı başlarında, 1939 kış savaşında Sovyet Ordusu tarafından işgal edilmeye çalışılmış, fakat analarının karnından kayarak çıkan Fin komandoları ve hayatını ren geyiği avlamaya vakfetmiş Sami keskin nişancılar sayesinde Sovyet ordusunu perişan etmiştir. 1939 kış savaşında 505 Rus rütbelisini (onaylanmış) indiren, “Beyaz Ölüm” lakaplı ve aslında bir Sami olan Fin keskin nişancı Simo Häyhä’nın rekorunu dünya üzerinde henüz başka bir keskin nişancı kıramamıştır. Koskoca Sovyet ordusunun rezil rüsva olduğu tek cephedir Fin cephesi. Her ne kadar Finler de yabancı düşmanlığı pek görülmese de bu 1939 kış savaşı nedeniyle Ruslara karşı bir kızgınlıkları ve öfkeleri halen var. Öte yandan toplantılardan biri başlarken “Nokia telefonunuz varsa lütfen kapatın, Ericsson ise zaten çekmiyordur, kapatmanıza gerek yok” tarzı şakayla karışık bir anons da yıllarca İskandinavya’nın büyük abisi olan İsveç’e karşı da bir şeyler olduğunun göstergesiydi.
Bugün hemen hemen herkesin cebinde olan, fakat yerini yavaş yavaş iphone’a kaptıran Nokia ile bilinir Finlandiya. Nokia, orta Finlandiya’da bir kasaba ve bir lastik çizme markasıdır aslında. Daha sonra kabloların dışındaki plastik kaplamaları üretmiş, en sonunda da cep telefonu üreterek tüm dünyaya bu markayı benimsetmiştir. Zaten bu İskandinav ırkları endüstriyel tasarımda genel olarak oldukça iyi. Orman ürünleri konusunda da en iyi tasarımları Finler ve İsveçliler yapıyor.
Helsinki’ye iner inmez ilk işim, daha Kajaani uçuşuma da saatler olmasından dolayı, şehir merkezine gitmek oldu. Helsinki öyle büyük bir şehir değil. O nedenle metro neyim yok, sadece otobüs ve tramvay. Ben de otobüse binmek için sıraya girdim haliyle. Neyse böyle 6-7 kişi önümüzde yaşlı bir amcanın bozuğu yoktu - bu arada bileti parayla şoförden almak mümkün- o nedenle para bozdurmaya gitti. Bir 5 dakika kadar ortalıkta görünmedi. Bu esnada tüm sıra onu bekledi, diğerleri parasını verip geçebilecekken sıra amcanın olduğu için parasını bozdurup gelmesini bekledi herkes. Biri de çıkıp demedi ki, “lan seni mi bekliycek herkes muğa kodumun çocuuuu”. Bu Finlilerin biz neysek onların olmaması konusunda edindiğim ilk tecrübeydi.
Şehir meydanına geldiğimde öğle saati olmasına rağmen sokaklar, meydanlar bomboştu. Zaman ilerledikçe anladım ki Finlandiya’da yazın her zaman öğle saati. Bir tourism information bürosuna gidip bir şehir haritası aldım, bir kitapçı sordum ve ren geyiği eti nerede yiyebilirim bilgisi edindim. Bizim turizm danışma ofisleri gibi küçük tüpte çay demleyen, taşaklarını kaşıyan, her gelene Pamukkale posteri veren ve Türkçe sandıkları şeyi yüksek sesle konuşunca turistlerin anlayacağını düşünen amcalar yoktu burada. Tam aksine Elf Turizm Müşteri Hizmetleri Temsilcisi sarışın taş gibi Finli kızlar vardı. Haliyle benim sorularımın sayısı arttı. Kitapçı ve ren geyiğinden çok daha fazla şey sorup bayağı bir geyik yaptım.
Öğleden sonra saatleri olmuş, ben de acıkmıştım. Fin turizm elçilerine “allahaısmarladık (In God I trust you)” deyip tarif edilen ren geyiği restoranına vardım. Ren geyiği, Fin birası ve üzerine de ahududulu bir Fin tatlısı söyledim. Burası ortaçağ restoranlarına benzeyen Fin bindallısı giymiş teyzelerin servis yaptığı bir yerdi. Ren geyiği etini sevdim. Oldukça yoğun bir tadı var, rengi sığır etinden daha koyu ve daha lifli. Üzerine koydukları tatlı bir sos bifteği daha da lezzetli yapmıştı. Tatlı da on numaraydı, lakin birada pek bir numara yoktu. Neymiş? Fin birası içilmeyecekmiş.
Yemekten sonra yönümü kitapçıdan tarafa döndüm ve yürümeye başladım. Ortaaam Yıldıray’ın “Her Dilde Küçük Prens” koleksiyonu için kitabın Samicesini bulacaktım. Daha önce internetten baktığımda sadece koleksiyoncularda vardı ve 96 € istiyorlardı. Bir ümitle Helsinki’nin en büyük kitapçısına gittim ve kitabı sordum. Görevli kız her ne kadar beni Sami’ye benzetemediyse de kitabın olduğunu söyledi. Koca kitapevinde sadece 2 tane kalmıştı ve tanesi de 17 € olunca ikisini de aldım. Kıza da Sami olmadığımı, Türk olduğumu, kitabı da koleksiyon için aldığımı söyledim. Bu arada Samiler Finlandiya’nın kuzeyinde yaşayan yerli halk, eskimoya benzeyen insanlar. Sami diye bir dil konuşuyorlar, genelde avcılıkla (ren geyiği, fok, balık, vs.) geçiniyorlar, kendilerine Lapon ve yaşadıkları yere Lâponya da dendiği oluyor. Haliyle ben de onlara pek benzemiyorum.
Kitabı da aldıktan sonra başka bir amacım kalmıyor. Ren geyiğimi de yediğim için uçak saatime kadar it ayağı yemiş gibi Helsinki caddelerini yürüyorum. Onların akşam dediği şeye doğru ortalık biraz kalabalıklaşıyor. Oysa etraf halen günlük güneşlik. Yazın Finlandiya’da gece hava kararması diye bir şey yok. Ben de ışığın tadını çıkarıyor, bol bol fotoğraf çekiyorum. Nilüfer’in aslanını götürüp Helsinki’de önemli meydanlarda fotoğrafını çekiyorum, kartpostallar alıp sağa sola yazıyorum, bir yerde oturup bira içiyorum. Aylardan Haziran olmasına rağmen hava oldukça soğuk ve ben salak gibi tişört ve ince bir hırkayla geldiğim için üşüyorum. İnsanları izliyorum. Birbirlerine çok benziyorlar. Sarışın renkli gözlü düz saçlı. Çok şişman ya da çok zayıf insan pek yok. Herkes aynı marangozun elinden çıkmış gibi, saçlar hepsinin düz. Dalgalı ya da kıvırcık saçlı bir Fin göremiyorum etrafta. Bir de yine beyaz tenli, renkli gözlü, ama Frenklerin raven hair (kuzgun renginde saç) dedikleri siyah saçlı hatunlar var. Bu iki format dışında bir insan evladı yok.
Finlerin akşamına doğru tekrar otobüse binip hava alanına dönüyorum. Bu esnada yol tabelalarının iki dilli olduğunu görüyorum. 1917 yılına kadar parçası oldukları İsveç krallığının dili İsveççe bu ülkede ikinci resmi dil ve ülke nüfusunun %6’sı halen İsveçli. Helsinki’ye İsveçliler Helsingfors diyorlar. Hava alanına varınca diğer Avrupa ülkelerinden gelen tipleri de görmeye başlıyorum. Bizden iki kişi daha var. Bakanlıktan Yavuz ve Edirne Belediye’sinden Namık abi. Bir de daha sonra Türk olduğunu öğrendiğimiz Barcelona’dan gelen bir kız daha. Helsinki’den havalanmamız gece saat 10.00 civarı, ama halen ortalık günlük güneşlik. Ufukta güneş görünüyor ve ben Finlandiya’da ne kadar çok göl olduğunu fark ediyorum. Elime Fin Air’in dergisini aldığımda tüm ülkede toplam 187.888 göl olduğu yazıyor.
Kajaani, Finlandiya’nın ortasında küçük bir şehir, hatta bölge. Hava alanı Kars’ınkinden daha tenha. Bizi konuk edecek Fin ev sahibi organizasyon iki otobüsle gelmiş. Hepimizi otobüslere doldurduktan sonra yine yaklaşık bir saatlik bir yolculuktan sonra otelimize varıyoruz. Garip şekilde rehberimiz Fransız bir kız. 4-5 senedir Finlandiya’da yaşayan, Fince öğrenmiş, ama İngilizce konuşurken Fransız aksanını atamamış bir ablamız. Saat yaklaşık gece yarısı 12.00 civarı. Ortalık alacakaranlık ve ufukta güneş batıyor. Kızlardan oluşan bir oda orkestrası “Hoş geldiniz” müzikleri çalıyor, içkilerimizi içiyoruz. Yerel ahududulardan yapılmış çok güzel içkilerimizi yudumluyoruz. Sonra Fin ev sahiplerinden biri güneşin aslında doğduğunu söylüyor. Meğer ufukta yazın güneş hiç batmazmış, alçalır, sonra geri yükselirmiş. Otelimiz göl kenarında, tamamen ahşaptan yapılmış, orman içinde oldukça hoş bir oteldi. Sabahtan beri yollarda olduğumuz için herkes odalarına dağıldı uyumaya. Bir duş alıp eni ve boyu aynı olan kare biçimindeki dev yatağıma yattım. İçerisi karanlık olsun diye kalın perdeleri çektim ve ancak öyle uyuyabildim. Gece (?) bir ara uyandığımda yine dışarısı günlük güneşlikti. Rüya gördüğümü sanıp tekrar yattım, sabah (?) uyandığımda aynı manzarayı görünce aslında gerçekten uyandığımı ve camdan dışarı baktığımı sandım.
Kajaani olarak adlandırılan bu bölge 2008 somut olmayan kültürel miras temasıyla seçilen Finlandiya’nın Seçkin Turizm Cenneti. Burada somut olmayan kültürel miras ise Fin Ergenekon’u diye tabir edebileceğimiz Fin ulusal destanı Kalavela. Kalavela 1700’lü yıllarda ilk bu bölgeden derlenip yazılı hale getirilmiş, dilimize ise 1968 yılında çevrilmiş. Ziyaret ettiğimiz Kalavela Kültür Merkezinde Türkçe ilk basım kitabı görmek ve Türkçe olarak destanı dinlemek de mümkündü.
İki gün boyunca yaklaşık 50.000 nüfuslu bu yerde bizim İstanbul’da dahi olmayan bir kültür merkezinde toplantılar, grup çalışmaları ve tartışmalar yaptık. Öğle ve akşamleyin ise bölgesel tatlardan oluşan yemekler yedik. Balık çorbaları ve farklı böğürtlenlerden yapılan sosları Fin mutfağının umduğumdan daha iyi olduğunu gösterdi bana. Akşamları ise farklı kültürel etkinlikler için değişik mekânlara gittik, tütsülenmiş balıketinden ren geyiği etine, farklı böğürtlen şarap ve likörlerinden votkalara birçok şeyin tadına baktık. Bunun yanında Fin halk müziği diye bir şey kalmamış olsa da benzer bir şeyleri gittiğimiz mekânlarda bir yerde dinleyebildik. Bunun yanında bu sokakları boş ve küçük kasaba her yıl dünyanın dört bir tarafından oda müziği icracılarını ağırladığı bir oda müziği festivaline sahip. Bizim grup için 3 kız ve bir erkekten oluşan bir grup bize keman resitali verdi. Hem de bir saate yakın bir süre. Kemanın sesi ve konseri verdikleri mekânın akustiği o kadar iyiydi ki bir ara kendimden geçmişim. Resmen uyukladım, ta ki kontrubazcı yayını tellere sert bir şekilde vurana kadar.
İki gün boyunca yapılan toplantı ve çalıştaylardan sonra Helsinki’ye döndük. Ben ülkenin batısında bulunan Seinajöki şehrine gidecektim. İki sene önce benim gibi Servas üyesi olan Minna ile İstanbul’da tanışmıştım. İstanbul’da organize ettiğimiz Servas Gençlik Buluşmasına Finlandiya’dan gelen tek kişiydi. Finlandiya’ya gitmişken birkaç günde Minna ile kalayım dedim ve trenle Helsinki’den 3 saatlik bir tren yolculuğuyla Seinajöki’ye gittim.
Tren istasyonunda Minna beni karşıladığında arabanın arkasında birisi 3 yaşlarında, diğeri 1 yaşlarında iki bebek vardı. Bunlar Rea ve Rinna idi. İstanbul’da tanıştığımda Minna’nın 4 çocuğu olduğunu biliyordum, Rinna’nın beşinci olduğunu ise orada öğrendim. Bu Finlilerin mezhep biraz geniş. Minna, 5 çocuk annesi ve bekâr. Çocukların babaları ise hep farklı farklı kişiler. Yani bizde olsa Hattori Hanzo kılıcıyla bu kızı kıtır kıtır keserseniz, üzerine bir de namus cinayeti indirimi alır, içeride 3-5 sene yatıp çıkarsınız. Neyse Minna, bir de arka koltuktaki iki şeker kutusu Minna’nın şehir dışında bulunan ormanın içindeki evine doğru yol aldık. Yolda Minna evlerinde geleneksel bir Fin hamamı olduğunu, huş ağacı odunuyla yakıldığını söyleyince ben gerçek bir Fin hamamı tecrübem olacağı için sevindim. Eve vardığımızda en büyükleri kız, diğer ikisi erkek üç çocuk daha bekliyordu bizi. Onların aklı erdiği için klasik Fin moduna girdiler ve yaklaşık 3 gün benimle pek iletişim kurmadılar. Gördüğüm en konuşkan Fin, Minna’nın 3 yaşındaki kızı Rea’ydı ve o da maalesef hep Fince konuştuğu için bana pek faydası olmadı. Ama sayelerinde çocuklar için gerekli Fincemi oldukça ilerlettim. Bu arada Fince bizim Türkçe yapısında bir dil olsa da konuşulurken daha çok kızgın olmayan bir Japon’un konuşmasına benziyor. Hani böyle Japonca duyunca “ulan adam kafa göz dalacak” tarzı bir duyguya kapılıyorsunuz ya, Fince işte o kızgınlık emareleri alınmış Japoncaya benziyor. Haliyle en çok kullandığım Fince kelime çocuklarla muhatap olduğum için “tule (gel)” kelimesiydi. Her ne kadar büyük kız ve erkekler az buçuk İngilizce konuşsalar da benle son güne kadar pek konuşmadılar. Rea ise benim yabancı olduğumu ve Fince konuşamadığımı bir türlü anlayamadı, bıkmadan usanmadan günlerce benimle Fince konuştu. Rinna Fince bile konuşamıyordu. Her ne kadar baba olmayan bir Fin ailesi olsa da Finlerin günlük yaşamıyla ilgili ilginç bir tecrübeydi orada geçirdiğim süre. Hele Haziran günü dışarı çıkarken çocukları kat kat giydirmemiz ve çocukların evin girişinde sanki despot bir Türk annesi varmış gibi evde oturup ayakkabılarını çıkarmaları ve ayakkabılığa düzgünce koymaları görülmeye değerdi.
Bir akşam da Minna’nın babasına gittik. Annesi ve babası ayrılmış, Minna babasıyla daha iyi anlaşıyor. Oğlanlar dedesini çok seviyor ve hafta sonları onda kalıyor. Finlandiya’da evlilik müessesi bitmiş, kimse evlenmiyor arkadaşlar. Çocuk yapıyor, beraber yaşıyor, fakat gidip de resmen evlenmiyor. “Niye?” diye sorduğumda Minna’ya “e bir gün boşanacaklar, ne gerek var evlenmeye, annemler 60 yaşında boşandı mesela” dedi.
Minna’nın babası emekli inşaat ustası. Uzmanlığı ahşap evler yapmak. Zaten yaşadığı evi de kendisi yapmış ve inanılmaz güzel bir evdi. Tek başına yaşamasına rağmen torunlar geliyor diye evi oldukça büyük yapmış. İngilizce konuşamadığı için Minna aracılığıyla iletişim kuruyoruz. Bize bugüne kadar yediğim en lezzetli tavuk ve patates yemeklerinden birini yapmıştı. Parmaklarımı yedim valla. Şu tatlı böğürtlen soslarının bir yemeğe bu kadar lezzet vereceğini asla tahmin edemezdim. Orada bir ara Fin televizyonu izleme fırsatım da oldu. Çok sıkıcı. Haber yok çünkü ülkede. Koca Finlandiya’da 3-5 ev kalmış interneti olmayan, hükümet “internet kullanmak vatandaşlık hakkıdır, vatandaşımız istemese de biz altyapıyı devlet olarak evine kadar ulaştırmamız lazım. Kullanıp kullanmamak onlara kalmış ” şeklinde bir yasa geçiriyordu ben oradayken. Bir de yeni kadın başbakanları göreve geliyordu. Böyle Elf gibi bir şey. Paralel bir evrende olmak güzel şey, siz kaosta büyüyen Türk milleti, bir kere de olsa tecrübe etmeye çalışın. Tavsiye ederim.
Finlandiya’da hayat saunada başlar, saunada bitermiş eskiden. Zaten herhalde dünya dillerine geçen tek Fince kelime de “sauna”. Kadınlar rahim kaslarının gevşemesi için saunada doğum yapar, insanlar ölünce de saunada yıkanır ve defnedilirmiş. Fin halkı en çetrefilli konuları, tartışmaları saunada yapar ve karara bağlarmış. Bir yere ev yapmadan saunayı inşa ederlermiş önce, çünkü kış memleketi Finlandiya’da evi inşa ederken sıcak olan tek yer saunaymış. Valla edindiğim tecrübelerden diyebilirim ki dünyanın en temiz milleti Finler. Hemen hemen her gün saunaya giren ve akabinde duş alıp temizlenen sonra tekrar saunaya girip terleyen sonra tekrar duşa giren ve bunu defalarca yapan bir millet kirli olabilir mi?
Minna’nın evinde de daha önce bahsettiğim geleneksel bir sauna vardı. Yani odunla yakılan ve ısınan bir sauna. Şehirlerde yangınlar nedeniyle odunlu saunalar yasaklanmış ve elektrikli saunalar zorunlu kılınmış. Ben oradayken Minna her akşam saunayı yaktı. Türkiye’de daha önce 65 derece saunaya girmişliğim vardı. Ama Minna’ların saunası yaklaşık 90 derece civarındaydı. Ben soluk dahi alamazken Rea ve Rinna ördekleriyle oynuyordu dalga geçer gibi. Hele arada bir taşların üzerine su atınca resmen boğuluyor gibi oluyordum. Neyse Minna raconu öğretti. Taşların üzerine su atıldığı zaman bir tas suyu ağzına burnuna tutuyorsun, sıcaktan tasta buharlaşan su ağız ve burnundan giriyor ve solunumunu rahatlatıyor. Eğer o bir tas suyu burnuna ağzına tutmazsan gerçekten boğulacak gibi oluyorsun. Bir de saunaya girmeden bahçeye çıkıp Minna huş ağacı dallarından bir şey yaptı böyle süpürge gibi. Saunaya girince onun ne işe yaradığını anladım tabi. 90 derece sıcaklıkta yanınıza bir soğuk su kovası alıyorsunuz, arada bu huş ağacı dallarını içi su dolu kovaya batırıyorsunuz ve daha sonra vücudunuzda gezdiriyorsunuz. Resmen huş dalları soğuk suyla 90 derece sıcaklıkta size masaj yapıyor ve inanılmaz bir rahatlama ve serinleme yaşıyorsunuz. Sauna ile ilgili diğer raconlardan biri ise eğer herkes aileden ise saunaya çıplak girilebiliyor, eğer aile dışından birileri varsa her ne kadar unisex de olsa çıplak saunaya girilmiyor, havluyla giriliyor. Aslında Finlandiya’ya şu ıslanınca vücuda yapışan ekose hamam peştamallarımızdan satabiliriz. Bir de her evde sauna olduğu için saunalar zaten pek kamuya açık değil. Turistik amaçlı olanlarda ise başta Almanlar için olmak üzere “Lütfen saunaya çıplak girmeyin” uyarıları var. Minna’da olduğum her gün sauna, huş ağacı dalları, buruna tas, soğuk duş, tekrar sauna fantezisini her gün yaptım valla. Son gün havanın da biraz açmasıyla bahçede mangal yapma ve çocuklarla top oynama kararı aldık. Ayrılışımdan bir gün önce Minna’nın oğlanlar bana yakınlık göstermeye ve konuşmaya başladılar. Tabi bunda yaklaşık birkaç saat futbol oynamamızın da etkisi oldu. 3 yaşındaki Rea ise beni atı yaptı ve Fince konuşarak beni ormanda uzun yürüyüşlere çıkardı, yani bildiğiniz bana bindi.
Minna ve çocuklarla geçirdiğim üç güzel günden sonra onlara allahaısmarladık deyip trenle Helsinki’ye döndüm. Bu arada daha önce Helsinki’de gördüğüm bir manzarayı Minna’ya sordum. Helsinki’de caddede yürürken taş gibi bir afeti devranın kocaman bir balgamı sokağa fırlattığını gördüm ve adeta şok oldum. Bizim ülkemizde böyle bir şey gerçekleşemezdi. Minna’ya sorduğumda, Akdeniz ülkelerine yaptığı seyahatler sonrası beni gayet iyi anladığını, Fin kültüründe kızın yaptığının yadırganmayacağını, çünkü Finlerin o olayı gördüğünde kimin yaptığına göre tavır almayacağını söyledi. Yani bizim olaya seksist baktığımızı, fakat Finlandiya kadın-erkek eşitliği konusunda çağ atladığı için bu tavrın insansı bir hareket olduğunu, kadına ya da erkeğe yakışmıyor gibi değerlendirilemeyeceğini söyledi ve bana sordu:
-Bu dediğin yapan bir Fin erkeği olsa bu kadar tepkisel olur muydun?
-Yok olmazdım, bildiğin hayvan der geçerdim.
-Gördün mü? Biz onu birisi yapmış olarak algılarken, siz güzel bir kız yaptı diye algılıyorsunuz, o nedenle de tepkiniz farklı oluyor.
Bu örnek bir kere daha Finler neyse bizim o olmadığımızı, biz neysek Finlerin de biz olmadığını göstermesi açısından ilginç.
Helsinki’de bir otelde bir gece kaldıktan sonra ertesi gün sabah erkenden Kopenhag aktarmalı şekilde İstanbul’a dönüşe geçtim. Fin Air ile Kopenhag’a, oradan da Türk Hava Yolları ile İstanbul’a dönecektim. Hem Helsinki’de, hem de Kopenhag’ta hava alanlarında olan yoğunluk nedeniyle THY uçuşumu kaçırdığımı düşünüyordum ki zaten Avrupa Komisyonu acentesinin THY uçuşumu onaylamadığını, zamanında gelsem de uçağa binemeyeceğimi öğrendim. Kopenhag’da dımdızlak hava alanında kaldım. En erken direk uçuş ise ertesi gün sabahtı. Uçuşlara bakarken Slovenya Hava Yollarının Ljubjana aktarmalı bir İstanbul uçuşu olduğunu gördüm ve o bileti aldım. O gece önce Slovenya’nın başkenti Ljubjana’ya, oradan bir uçak dolusu Türk tır şoförüyle sabaha karşı 3 sularında İstanbul’a döndüm. Bu uçuştan hatırladığım tek cümleyse yanımdaki tır şoförünün “birader sen Mersedes mi sürüyon Skanya mı” sorusuydu. “Volvo” diye yanıtladığımı hatırlıyorum.