Her şey iki ay kadar önce Demet ile telefonda geyik yaparken başladı. Gideriz, gidemeyiz derken Mart ayının sonunda Dersim’e gitme kararı aldık. Hiç kimse benimle gelmese bile ben tek başıma da olsa gidecektim Dersim’e. Bana katılan işbirlikçi kompradorların da katılımıyla bu gezinin organizasyonu daha da eğlenceli hale gelmeye başladı. İlk başta ben ve Demet idik, Dersim lafını duyunca İlker, İlhan, Esra ve Nilüfer de dahil oldu. Fakat Nilüfer işlerini ayarlayamadığı için gelemedi. Esra ve İlhan ise geziye sadece ve sadece bir hafta kala o kadar yaptığımız organizasyona, lojistik faaliyetlerine rağmen bizi sattı ve geriye İlker, Demet ve ben kaldım. Ama kesinlikle onlar kaybetti.
Bu gezinin kendi açımdan nedenleri şöyleydi:
• 2000 yılından beri Türkiye’yi geziyorum ve henüz Dersim’e gitmemiştim. Bu seyahatimle Türkiye’deki 64. ilimi gezdiğim illerin arasına eklemek istiyorum. Egosal bir neden.
• 2005 yılında Önemli Doğa Alanları kitabını hazırlarken Munzur nehrinin Atlas Dergisi fotoğrafçısı Cüneyt Oğuztüzün tarafından çekilmiş bir fotoğrafını görmüştüm ve “kesinlikle buraya gitmeliyim” diye kendime söz vermiştim. Kendi kendime vermiş olduğum bir sözü yerine getirmek başka bir nedendi.
• Bu yıl inşaatı biten, tam bir doğa ve kültür katili olan Munzur barajıyla Munzur su tutatacak ve Tunceli şehir merkezinden aşağısı nehir değil, artık göl olacak. Munzur’u akar görebileceğimiz son zamanlardan birinde olmamız ise diğer bir neden.
• Tunceli, Munzur kadar duru, Munzur kadar güzel kızın memleketiydi.
Bu nedenler alt alta birikince ve en son neden de hepsinin tuzu biberi olunca benim Dersim’e gitmem farz oldu. Bu yazıyı da bloğumda baş belaları mı, yoksa gezi yazıları mı kategorilerinden hangisine koyacağıma bir türlü karar veremedim önce. Her ikisi de var çünkü.
Demet ve İlker uçakla İstanbul’dan Kars’a geldiler ve hemen o gün bizim Iğdır’daki araştırma istasyonuna geçtik. Rotayı Tuba’nın önerileri üzerine biraz daha değiştirdik. Gitmişken Kemaliye ve Fırat vadisini de görelim istedik. O nedenle Pülümür üzerinden Dersim’e giriş yapmaktansa Munzur dağlarının en batısından dolanıp Tunceli’nin güneyine geçip, Elazığ yönünden giriş yapmaya karar verdik. Böylelikle Erzincan’da ve Tunceli’de Tuba ve Ali bizlere katılabilecekti. Ayrıca İlker de hayatında hiç görmediği memleketi Erzincan’ı görebilecekti. Aslına bakarsanız ben de Harputlu bir Kürt olan ve Mersin’e 19. yüzyılda asker olarak gelen, dedemin anneannesiyle evlenen ve 90 yaşında ölen dedemin annesinin lakabının “Kürt kızı” olmasına neden olan dedemin dedesinin memleket topraklarına pek yakın yerleri görecektim.
Sabahın görmeyen bir saatinde Iğdır Tuzluca’dan yola çıkıp 1915 km sürecek yolculuğumuza başladık. Güzergahımız Tuzluca – Kağızman – Horasan – Pasinler – Erzurum – Erzincan – Kemah – İliç – Kemaliye – Çemişgezek – Pertek – Tunceli – Ovacık – Pülümür – Nazimiye – Bingöl – Erzurum – Sarıkamış üzerinden geri Kars. Sabahın erken saatlerinde Aras nehri boyunca batıya doğru arabamızı sürmeye başladık. Hava ısınınca akbabalar tek tek ortaya çıkımaya başladı ve Kağızman’a varmadan çok güzel kara akbabalar çektik. Yolda önümüze çıkan iki kekliği de fotoğrafladıktan sonra Kars ve Iğdır yollarının kesişme yeri olan Karakurt köyünde durup bir kahvaltı ettik. Kaşarlı tost ve sıcak çay Sarıkamış soğuğunda oldukça iyi geldi. Karnımızı doyurduktan sonra Erzurum’a doğru yine yollandık ve vadi boyunca sayısız sakallı akbaba gördük ve fotoğrafladık. İlker resmen burada orgazm oldu, çünkü hayvanlar çok yakın geçtiler ve ikisi de çok güzel fotoğraflar çektiler. Erzurum’a yaklaşırken hem rakım arttığından, hem de hava biraz bozduğundan hava soğumaya başladı. Demet ve İlker her ne kadar Erzurum’a girip cağ kebap yiyelim dediyse de ben Erzurum’a girmeden şehri by-pass edip çevre yolundan gitmeye onları ikna ettim. Zaten oldukça yoğun trafik olan şehir merkezinin muhtemelen seçim konvoyları nedeniyle daha da bir ana baba günü olacağı bir tek benim aklıma gelmişti. Erzurum çıkışında bir benzin istasyonunda durup benzin alırken AKP Aziziye Belediye Başkan Adayı yanımıza gelip hal hatır sorduktan sonra, bir karanfil ve bir de AKP’nin “sen Aziziye’sin, büyük düşün” broşürlerinden verdi. Aziziye de yeni icat, eski Ilıca birkaç yerle daha birleştirilip Aziziye adını almış. Erzincan’a doğru giderken yer yer kar, yer yer yağmur yağıyor. Yolda çok güzel bir tilki ile kerkenez bize poz veriyor ve onları da fotoğraflıyoruz. O gece Erzincan’da Tuba ve Ali ile buluşup Ali’nin Pertekli arkadaşlarında kalacağız. Ali Pertekli olduğu ve bölgeyi çok iyi bildiği için bir nevi rehberimiz gibi oldu tur boyunca. Erzincan’a varınca ilk işimiz Ekşisu Sazlıklarına gitmek oluyor. Hava çok kötü olmasına rağmen burada yüzlerce kara çaylak görüp fotoğraflıyoruz. Ekşisu Sazlıkları dünyada sadece buraya özgü erzincan sütotu (Sonchus erzincanicus) nun memleketi. Fakat bu alan başta DSİ’nin drenaj çalışmaları ve bölgedeki Şavakların (geçimini koyunculuk ve tulum peyniri üreticiliğiyle sağlayan göçer bir Kürt aşireti) bilinçsiz ve plansıza koyun otlatması nedeniyle yok olma tehlikesiyle karşı karşıya.
Sazlıklardan şehre varınca Tuba ve Ali ile bir restaurantta buluşuyoruz. Şark odası kıvamında organize edilmiş odaları, geleneksel bindallı kıyafetler giymiş kızların servis yaptığı bu yerde yemeğimizi yiyor, çay üzerine çay içiyor ve daha sonra Türk kahvemizi içerek minderlerin üzerinde gebeşiyoruz. Bir yandan da çektiğimiz fotoğraflarımızı bilgisayarlarımıza aktarıyor, diğer yandan gezinin kalanını Ali ve Tuba ile planlıyoruz. Plana göre biz üçümüz Kemaliye yönünde ilerliyoruz ve ertesi gün orada kalıyoruz. Diğer gün Tunceli’de buluşmak ve gezinin geri kalanını beraber yapmak için sözleşiyoruz. Ali bizi o gece kalmak için yine kendi gibi Pertekli arkadaşlarının evine götürüyor. O gece çay içerek, derdoğan (küçük iğde) ve dut pestili yiyerek geyik üzerine geyik çeviriyoruz. Ali eline bağlamayı alıyor Türkçe, Kürtçe ve Zazaca arkası arkasına türküleri patlatıyor, arada semaha bağlıyor, bağladığında kendinden geçiyor çalarken. Ben en çok Erzincan Kemaliye türküsü olan “Munzur dağı silelenmiş” türküsünü seviyorum. Türkünün sözleri de dokunuyor bana:
Munzur dağı silelenmiş garinen
Aram açık ela gözlü yar inen
Eller bayram eder nazlı yarinen
Benim ömrüm geçer ahu zar inen
Selvinin dalına yaslanmayasın
Yağan yağmur ile ıslanmayasın
El kızı dediğin azrail dostu
Yalan sözlerine aldanmayasın
Ertesi gün erkenden kalktığımızda Erzincan’da bizi bir sürpriz bekliyor. Hava çok kötü ve kar yağıyor. Arabanın üzerinde 7-8 santim kar. Ama biz yine de rotamızdan vazgeçmek taraftarı değiliz. Bu nedenle hazırlıklı gelip bu son kışta yollarda kalmayalım diye 4x4 Toyota Land Cruiser aracamızla yola çıktık. Erzincan’da bir fırına uğrayıp Erzincan tulum peyniri ve sıcak ekmek aldık ve daha sonra da hemen yanındaki kahveye oturup, sıcak çayla bu lezzetli peyniri götürdük. Ondan sonraki 4 gün boyunca da sabah kahvaltımız pek farklı olmadı açıkçası. Aslında tulum peyniri Erzincan’ın değil, Tunceli’nin. Çünkü ülkemin her yerinde olduğu gibi burada da köylü dağ bayır hayvanını otlatıyor, sütünü sağıyor, peynirini yapıyor ve tüccarlara öldüm fiyatına ya da ödünç para karşılığı önceden satıyorlar. Tüccarların çoğu da Erzincanlı olduğu için adı Erzincan tulum peyniri oluyor. Oysa peynirin çoğu Dersim yaylalarında koyunlarını otlatan göçer Şavaklar tarafından üretilip tüccarlara satılıyor.
Kahvaltımızı yaptıktan sonra yolu ele alıyor ve önce biraz kara çaylak fotoğrafı çekmeye Erzincan çöplüğüne gidiyoruz. Kar hızını arttırdıkça arttırıyor. Işık da kötü olunca vazgeçip yolumuza devam ediyoruz. Gerizekalı karayollarının yanlış tabelalandırması nedeniyle Sivas yoluna çıkıyor, tekrar şehir merkezine dönüyor ve tekrar Kemah-İliç-Kemaliye yoluna giriyoruz. Erzincan’ı çıkarken kar şiddetini arttırdıkça arttırıyor. Kardan yol görünmez oluyor ve bir tepeyi çıkarken arabayı hafif kaydırıyor ve yolun kenarına düşürüyorum. Allahtan aracımız dört çeker ve hemen dört çekere alıyor ve yolumuza devam ediyoruz. Kar yeni de yağdığıdan karayollarının hiç açmaya niyeti yok. Yol kardan tamamen gözükmez oluyor ve daha önce geçen bir aracın kaybolmak üzere olan izini takip ederekten yolumuza devam ediyoruz. Araba arada kayıyor, yengeç gibi yan yan gitmeye başlıyor yolda. Kemah’e yaklaşınca kar şiddetini azaltıyor ve aşağılarda karayollarının yolu açtığını görüyoruz. İliç’e kadar yol çok güzel. İliç’te bir çay içmek için duruyoruz, fakat yemek bile yiyoruz. Elimizdeki 500 ve 400 mm lensler yüzünden herkes bizi seçim öncesi bölgeye gelen gazetecilerden sanıyor. İliç’ten yola çıkıp Kemaliye’ye doğru Fırat nehri boyunca devam ediyoruz. Az önceki karın, fırtınanın, tipinin aksine buraya bahar gelmiş. Fırat’ın boyu bir sürü ötücü kuşla dolmuş. Bir de o kadar ıssız ve tenha yerler ki ne bir araba geçiyor, ne de adım başı yerleşim mevcut. Durup durup fotoğraf çekiyor ve dadından yenmeyen dabiatın dadını çıkarıyoruz. Birazdan dağlara tırmanıp Karanlık Kanyonu dağların üzerinden aşıp Kemaliye’ye varacağız.
Kemaliye Fırat vadisine hakim konumu, daracık ve tertemiz sokakları, sıcakkanlı, modern ve misafirperver halkı, kendine özgü mimarisi ile hepimizi büyülüyor. Buranın eski adı Eğin ve eski Ermeni yerleşimlerinden biri. Ama Eğin Ermenice bir isim değil. Şehirde eskiden halıcılık, bez dokumacılığı, ayakkabıcılık, bakırcılık gibi el sanatlarının bolca yapılıyor olması bunun göstergesi. Şimdilerdeyse koyu Kemalist. Halkı Erzurum kongresine telgraf çekerek “500 atlı ile emrindeyiz paşam” demiş ve milli mücadeleden sonra Mustafa Kemal bu eski Osmanlı kasap kethüdası (kasaplar hep buradan çıkarmış eskiden) ilçeyi Kemaliye adını vererek onurlandırmış. Okumuşu, yazmışı, iş adamı, büyük şehirlerde dikiş tutturmuşu çok bir yer. Örneğin TÜBİTAK eğitimlerinden bildiğim hocam Türkiye’nin en ünlü zoologlarından Prof. Dr. Ali Demirsoy buralı. Ergenekon’dan içeride olan Tuncay Özkan buralı. Yurdum insanı pek bilmez, fakat Kemaliye doğası ve doğa sporlarıyla ile de Türkiye’nin en önemli turizm merkezlerinden biridir. Raftingden kanoya, yamaç paraşütünden kaya tırmanışına bir çok doğa sporu bu ilçede yapılmaktadır. Bu arada Kemaliye Grand Canyon’dan sonra dünyanın en derin ikinci kanyonu olan Karanlık Kanyonu sınırları içinde barındırıyor.
Küçük bir pastaneye giriyor ve birbiri ardına çay içiyoruz. Çay hiç olmadığı kadar güzel geliyor bana. Erzincan, Erzurum çizgisinin güneyine geçince garip bir şekilde çaya süzgeç konulmaya başlanıyor. Oysa Kars, Erzurum ve Erzincan’da hem çayı iyi yapamıyorlar, hem de süzgeç nedir bilmiyorlar. Yarım bardak çay içiyorsanız, yarım bardak da çöp yiyorsunuz. Bu nedenle Kemaliye ve Dersim’de içtiğim çayların tadı hala damağımda. Çaylarımızı içtikten sonra görüyoruz ki daha akşama zamanımız var. Kendimizi, yolu Fırat nehri boyunca kayalar oyularak yapılmış Karanlık kanyona atıyoruz. Korkutucu, eşsiz güzellikteki kanyonda sayısız fotoğraf çekiyor ve bir hafta önce Ermenistan’dan getirdiğim konyağı içiyoruz. Bir tarafımız düz kaya duvar, diğer tarafımız uçurum. Yol boyunca sayısız mağaradan geçiyoruz. Hava kararmaya başlayınca tekrar kalacak bir yer bulmak için Kemaliye’ye geri dönüşe geçiyoruz. Bu sırada arkamızdan gelen bir araç yanımızda duruyor, “hoşgeldiniz” diyor ve dağ keçilerini görüp görmediğimizi soruyor. Biz de görmediğimizi söyleyince kendilerini takip etmemizi istediler. Fırat üzerindeki demir köprüden geçip Munzur dağlarının batı etekleri olan dağlara, Kemaliye’nin tam karşısındaki sırtlara doğru gidiyoruz. Daha 3-4 km gitmemiştik ki 3 tane çengel boynuzlu dağ keçisi yolumuza çıktı. Maalesef hava iyice kararmaya başladığından çektiğimiz fotoğraflar iyi çıkmadı, ama inanılmaz yakınlardı. Biraz daha ileri gidince 9 tane daha gördük ve yaklaşık 50 metre gibi bir mesafeden bir kayadan diğerine atlayan bu hayvanları hayranlıkla izledik. Bunlar ülkemizde olan iki türden biri olan çengel boynuzlu dağ keçileriydi. (Rupicapra rupicapra) Diğer dağ keçisi türünü (Capra aegagrus aegragus) iki gün içinde Dersim dağlarında çengelboynuzlularla beraber görecektik. Normalde çengel boynuzlu dağ keçileri bu kadar alçak rakımlara inmemesine rağmen Munzur dağlarındaki ağır kış koşullarından dolayı Fırat kıyılarına kadar inmişlerdi. O gece Bozkurt Otel’de sıcak bir duş aldıktan ve iyi bir uyku çektikten sonra ertesi gün sabah erkenden keçileri görmeye tekrar Kemaliye’nin karşı sırtlarına geçtik. Bu sefer keskin gözlerim sayesinde yaklaşık 25-30 kadar keçi gördük, fakat bir önceki gün kadar yaklaştırmadılar ve çok iyi fotoğraflarını çekemedik. Daha sonra tekrar Kemaliye’ye dönüp o güzel çay yapan pastanede birkaç çay içtikten sonra verdik kendimizi Dersim yollarına.
Şu televizyonların meşhur Köprü dizisinin köprüsünden, yani Recep Yazıcıoğlu köprüsünün üzerinden geçerek tekrar Fırat’ın doğusuna geçtik. Burası artık Fırat nehrinin Keban barajı olmaya başladığı yerler. Yüksek dağları bir çıkıp bir inerek Keban kıyısı boyunca ilerliyoruz. Buralarda in cin top oynuyor. Yerleşim çok az ve etraf meşeliklerle dolu. Birazdan Erzincan sınırlarından çıkıp Dersim sınırlarına gireceğiz. 1993 yılında PKK’nın 33 köylüyü katlettiği Sünni ve Türkmen olan Başbağlar köyünden geçiyoruz. Olayın Sivas Madımak katliamından tam 3 gün sonra vuku bulması ise oldukça manidar.
Ve geliyoruz Dersim topraklarına. Farsça der (kapı) ve sim (gümüş) kelimelerinden oluşuyor adı ve “Gümüş Kapı” anlamına geliyor. Sanırım İngilizce “door” kelimesi de Farsça “der” kökenli. Yavuz Sultan Selim’den, yani Anadolu toprakları sunnileşmeye başladığından beri kah Alevi, kah Kızılbaş, kah Kürt, kah asi, kah gızıl gomunist, kah solcu diye tarih boyunca katliamların adresi olmuş, haklarında IV. Murat tarafından “7 kızılbaş kellesi getiren cennetliktir” fermanı verilmiş, aslen Hırvat asıllı ve Nakşıbendi olan Kuyucu Murat Paşa tarafından kıtır kıtır kesilip kuyulara doldurulmuş, Şah İsmail ile Yavuz’un arasında kalmış Dersim’e. 1639’da Farsilerle Kasr-ı Şirin Antlaşmasını imzalayıp Türk-İran sınırını çizebilmiş ve İran ile barış içinde yaşayabilmişiz, ama o tarihten beri kendi sınırlarımız içinde o coğrafyada bir türlü barışı bulamamışız. Hanefi mezhebin halifeliğinin Memlük’ten Osmanlı’ya geçtiğinden tevelli o topraklar hep kan ve gözyaşının adresi olmuş. Oysa biz müslümanlığı Araplardan değil, bu topraklara gelirken Acemlerden öğrenmiştik. Yeni cumhuriyet de Osmanlı İmparatorluğu döneminde hiçbir merkezi otoritenin olmadığı, tamamen kurtarılmış bölge olan, yönetimin aşiretlerin ve aşiret reislerinin elinde bulunduğu Dersim’de merkezi otoriteyi ele geçirmeye çalışıyor ve 1938’de cıngar kopuyor. Bölgede çıkan isyan çok kanlı ve sert bir şekilde ordu tarafından bastırılıyor. Bir sürü katliam ve sürgünler geliyor arkasından. Daha önce yurdun farklı yerlerine yaptığım gezilerimde Ankara Polatlı, Sivas Zara, Muş Varto ve Balıkesir’de 1938 Dersim sürgünü köylere rastlamıştım. Kimine göre tunç gibi insanları olduğu için, kimine göre 1938’de devletin tunç yumruğunu yediği için Dersim’in adı 1939’da Tunceli olarak değiştiriliyor.
Dersim’de ilk adresimiz Çemişgezek. Profil olarak Tunceli’nin en farklı ilçesi. Kendilerini Tunceli’den çok Elazığ’lı görenlerin şehri. Eski bir Roma yerleşimi. İlker, Demet ve ben “buranın adı neden çok bilindik geliyor” diye aramızda tartışıyoruz, Mehmet Ali Erbil’e falan bağlıyoruz, fakat bir türlü bulamıyoruz. Sonra öğrendik ki “seni Çemişgezek’e sürerim” diye bir deyim varmış Türkçe’de. İlçe merkezinde bir çay içmek için duruyoruz. Böyle meydanımsı bir yere aracımızı park eder etmez, İlker’in yanına Aynalı Tahir kılıklı bir herif geliyor. Sivil polismiş. Fotoğraf çekmek yasakmış. Fotoğraf çekmek için kaymakamdan izin alınmalıymış. Biz de çok meraklı değildik zaten seçim afişleriyle görüntü kirliliği yaratılmış bir meydanın fotoğraflarını çekmeye. Bir çay içip gideceğimizi söylüyoruz ve harbiden çayımızı içip basıp gidiyoruz. Buranın Kürt profili aynı Elazığ gibi, daha devletçi, daha ülke sistemine entegre olmuş ve kısmen Sunni. Dersimlilerin deyimiyle “işbirlikçi komprador” (bkz. Mehmet Ağar) ya da Ahmet Kaya’nın tanımıyla “kelek”. Ki kendisi “Dersim dört dağ içinde” türküsünü yorumlarken sözlerini değiştirir ve Elazığ’a gönderme yapar.
Orijinalinde;
Pertek’in önü kelek
Harput'a gidek gelek
Elin elimde ola
Kapı kapı dilenek
olan kısmını
Harput’un altı kelek
Dersim’e gidek gelek
Eli elimde olsun
Kapı kapı dilenek
şeklinde yorumlar. Böylelikle Harputlu bir Kürt olan dedemin dedesinin de kelek olduğunu öğrenmiş oldum. Zaten kelek olmasa ne işi var Osmanlı ordusunda :-) Bu arada türkünün
Eli elimde olsun
Kapı kapı dilenek
kısmı gözden kaçıyor, çünkü Anadolu insanının sevgiden, sevmekten ne anladığını, tokgözlülüğünü, fedakarlığını 6 kelimeyle daha iyi anlatabilen varsa berime gelsin.
Bugün hava çok güzel. İnanılmaz bir güneş var ve güneye indikçe bahar güzel yüzünü gösteriyor. Ağaçlar hep çiçek açmış. Çemizgezekliler Tunceli’den çok Elazığ’a feribotla gittikleri için Çemizgezek-Pertek yolunu dövletimiz kaderine bırakmış. 1915 kilometrelik yolumuz boyunca bu ara gittiğimiz en kötü yoldu. Munzur kadar duru, Munzur kadar güzel kızın köyüne yaklaşıyorduk. Verilmiş sadakam varmış ki bir gün önce Brezilyalı arkadaşım Maria’nın zamanında Koy Koy Türkiye diye telaffuz edip beni gülmekten öldürdüğü Köy Köy Türkiye kitabından kızın köyü nerdedir ona bakmışım. Kitabı yedim içtim Kürmeş diye bir köy bulamadım. Sonra bende jeton düştü ve bu ismin üniter yapımızı, milli birlik ve beraberliğimizi bozabilecek gayet de Kürtçe bir isim olduğunu fark ettim. Hemen internete girip araştırdığımda Kürmeş’in adının Gülbahçe olarak Türkçeleştirildiğini, hatta yukarı ve aşağı Gülbahçe olmak üzere iki köy olduğunu kitapta şappadanak buldum. Demek ki bölücü(!) isimler vermezseniz köyünüze, kitaba da, ansiklopediye de giriyormuş değil mi? :-) Lan bu arada benim Mersin’deki köyümün adı Avgadı, ama o da literatürde ve haritalarda Aydınlar diye geçiyor. Bildiğim kadarıyla Kürt, Ermeni, Şopar da değiliz guzum. Yörüğüz, yani Nevşehir’de otostop çektiğim kamyoncunun dizime “koçum be” diye bir tane patlatıp iddia ettiği şekilde Türk’ün hasıyım. Bak şimdi kafam karıştı benim? Neyse yazıma devam edeyim ben, ne mozayiği lan?
Köyler Pertek’e varmadan Keban barajına doğru meşelerle dolu tepeciklerin arasında yolun güneyinde iki köydü. Haritadan baktığımda Akdemir’den bu köylere dönüldüğünü gördüm ve anayoldan ayrılıp bir dağ yoluna girdik. Yoldan çıkar çıkmaz o yolun Kürmeş’e gidip gitmediğini sorduğum genç, yüzüme bile bakmadan arabamızın tekerlerine baktı ve “bu gider abi” dedi. Normalde köyün yolu daha ileriden sapan bir yolmuş, ama girdiğim yoldan da gidilebileceği bize söylenince yolumuza devam ettik. Biraz sonra elemanın “bu gider abi” demesindeki hikmeti anladık. Yoldan ziyade sabun gibi kaygan bir çamur deryasından Kürmeş’e ulaşmaya çalışıyorduk. Aracı dört çekere alıp gazı hiç kesmeden sabun gibi çamur bir tepeye tırmanmaya başladık. Bir iki yerde çakılır gibi olduk, ama ha patinaj ha patinaj derken çıkarmayı başardım aracı. Tam tepeye ulaştığımızda bir koyuncu çadırı gördük ve oradaki köylüye “aleyküm selam köylü, biz Nişantaşı’ndan geliyoruz” edasıyla yolun geri kalanının nasıl olduğunu sordum. O da bir yer hariç yolun fena olmadığını, traktörle bile oradan zor geçtiğini söyledi. Biz de “mismillah” deyip yolumuza devam ettik. O dediği yeri dört çekerde ağır devirde 4. viteste arabayı bağırta bağırta, patinaj çektire çektire zor bela geçtikten sonra bir tepeyi dönüp Kürmeş’i gördük. Kız Munzur kadar duru, Munzur kadar güzel, ama Munzur kadar da munzur anlaşılan. Kürmeş’i görünce bir durduk, fotoğraflar çektik. Bu esnada Demet ve İlker birer sigara yaktı. Köyde hiç yaşam belirtisi yok gibiydi. Van, Bitlis, Bingöl, Ağrı, Kars, Erzurum’da gördüğüm Kürt köylerinin aksine çok organize ve düzenli gözüküyordu uzaktan. Evler hep taştan, çift katlı ve çinko çatılıydı. Dağınık değil, toplu ve bir aradaydılar. Kayalık bir yamaca kurulmuştu. Demet ve İlker sigaralarını bitirdikten sonra köyün içine doğru ilerleyip biriyle karşılaşır mıyız diye köye daldık. Çok yaşlı bir teyze gördük ve selamladık. Önce pek bize pas vermedi. Kürtçe bir şeyler söyledi, haliyle anlamadık. Sonra kulaklarını gösterince duyma sorunu olduğunu anladık. Daha sonra bu teyzenin 90 yaşında, adının Zöhre olduğunu, gençliğinde çok güzel ve tüm çevre köylerin delikanlılarının peşinde koştuğunu, bir kere evlendiğini ve hiç çocuğu olmadığını öğrendik. Bu bilgileri bize veren ise bizi görür görmez evine çay içmeye davet eden, uzun ısrarlarımızdan sonra yemek hazırlamaktan vazgeçirdiğimiz Sultan teyzeydi. Kenarı işlemeli siyah tülbenti, toplu vücudu, giydiği şalvarı, devamlı gülümseyen ve espri yapan haliyle aynı bizim Mersin’in yörük teyzelerine benziyordu. 2000 senesinden beri yaptığım geziler sonucu edindiğim tecrübeler sonucu bizim Toroslar, Ege köyleri ve Doğu Karadeniz yaylaları hariç bir kadının gelen yabancılara bu kadar sıcaklık gösterip, erkeklerden çok konuşması, espriler, şakalar yapması ve hele ortamda yabancı erkekler varken aynı ortamda bulunması bana garip geldi önce. Ama bu tecrübe Tunceli’nin harbiden kurtarılmış bölge olduğuna beni ikna etti. Eve vardığımızda Sultan teyzenin 20 yaşındaki oğlu Eren de vardı. Daha sonra eşi ve diğer büyük oğlu Arif de geldi. Koca köyde topu topu 20 kişi kalmış. Diğerlerinin bir çoğu yurt dışına ya da ülkenin batısındaki büyük metropollere taşınmışlar. Sultan teyzenin de üçü kız ikisi erkek 5 çocuğu var. Kızların biri Almanya’da, diğeri üniversitede okuyor, bir diğeri de evlenip yuvadan uçmuş. Oğlanlar hayın çıkmış okumamış, köyde koyun ve keçi yetiştiriyorlar. Sultan teyze bir yandan bize çay dolduruyor, diğer yandan Arif’i gösterip, “akşam oldu mu kuruyoruz okeyi. Oğlanlarla 4 kişiyiz işte. Şu Arif var ya, taş çalıyor, görüyorum. Ama evlat olunca ses etmiyorum. Hatta dün perimi bozdum onun için. Evlat işte, nedeceksin”. Arif Kürtçe bir şeyler saydırıyor annesine, annesi de ona, gülüşüyorlar. Sonra hep beraber ağıla gidip gdikleri seviyoruz. Oğlaklara “gdik” deniyor burada. Daha doğalı bir ay olmuş gdikler. Burası da bir Şavak köyü. Geçimini koyun ve keçi yetiştiriciliği ile sağlıyor. Tulum peyniri yapıyorlar. Bu arada bizim kızın köyünün bir yan köy olan aşağı Kürmeş olduğunu öğreniyoruz. Gdikleri de sevdikten sonra Kürmeş’in en genci Deniz’i görüyoruz. 5 yaşında. Köyde başka hiç çocuk olmadığından ya Arif abisiyle ya da tek başına takılıyormuş.
Bu güzel insanlara misafirperverlikleri için teşekkür ediyor, çektiğimiz fotoğraflardan göndereceğimize söz veriyor ve aşağı Kürmeş’e doğru ilerliyoruz. Normalde gelmemiz gereken yolun bu yol olduğunu hemen anlıyoruz, çünkü yol stablize. Köye Almancı kültürün hakim olduğunu boyalı, badanalı, sadece yazları kullanıldıklarını kapalı kapı, pencere ve kepenklerinden anlayabiliyoruz. Nispeten köyün içinde daha çok insan var, ama burada da öğrendiğimiz kadarıyla sadece 150 kişi kalmış. Köy ahalisinin çoğu Almanya’ya göç etmiş. Köyün içinde yöresel kıyafetleriyle yol kenarında güneşlenen iki yaşlı teyze utana sıkıla bize poz veriyorlar. Bu köyde de yol üstündeki birkaç yaşlı amca ve yol kenarında bir ağılda koyunların bakımını yapan iki kadın ile konuşuyoruz. Onlar da bizi hemen çay içmeye ve yemeğe davet ediyorlar. Bu arada kadınlardan birinin kızı olan küçük Rojin’in fotoğraflarını da çekmeyi ihmal etmiyoruz. Kürtçe mi Türkçe mi anlamadığımız bir dilde bir şeyler söylüyor arada bize. Annesi de anlamıyor ne dediğini. Bu iki köyde de herkesin TRT spikeri gibi İstanbul Türkçesi konuşuyor olması ilgimizi çekiyor. Burası Tunceli’nin güneyi ve Kurmanci. Kuzey tarafları ise genelde Zaza. Askerliğimi yaptığım ve halkı Zaza olan Diyarbakır Dicle’de de erkekler Türkçe’yi ağır bir aksan ile konuşurken kadınlar İstanbul Türkçesi ile konuşuyordu. Ama burada herkes İstanbul Türkçesi konuşuyor ve köy tamamen Kurmanci. Köyde ilgimizi çeken diğer bir şey ise mezarların ve mezarlıkların çok güzel olması. Çok bakımlı, hepsi mermerli, etrafı demir parmaklıklarla çevrilmiş mezarlar var köyde. “Demek Munzur kadar duru, Munzur kadar güzel kızın habitatı burasıymış” deyip güneş yavaş yavaş batarken yolumuza Pertek yönünde devam ediyoruz. Bu sırada Tuba ve Ali arıyorlar, Pertek’te onları beklememizi, arabalarını Pertek’te bırakmaları gerektiğini ve gece beraber bizim araçla Tunceli’ye geçeceğimizi bildiriyorlar. Biz de Pertek’de bir kafe bulup oturuyoruz. Keban barajının yapılmasının ardından Pertek, Tunceli’nin Elazığ’a bağlantı noktası olmuş, çünkü araçları taşıyan feribotlar Elazığ’a Pertek’ten geçiyorlar. O gece Ali ve Tuba’yı da alıp Tunceli merkeze doğru yola çıkıyoruz. Tunceli’ye gece giriş yapıyoruz. Şehre girişte solda tepelerin üzerinde uçsuz bucaksız bir ışık deryası görüyoruz ve Ali oranın askeriye olduğunu söylüyor. Ali de Pertekli. Ortaokulu bitirir bitirmez ailesi tarafından liseyi amcasının yanına Adapazarı’na okumaya gönderiliyor. Malüm o zamanlar ev, yol aramalarında Ciwan Haco “W” ile yazıldığı için Kürtçe değil de ecnebi şarkıcı olarak algılanıp yasak kategorisine girmediği, satın alınan öteberi dağdakilere gitmesin diye herşeyin karneyle verildiği, OHAL’in en şiddetli uygulandığı, dağ tepenin gündüz askerin, gece ise PKK’lıların olduğu, yöre halkının PKK teröristler ve Tansu Çiller ile Doğan Güreş’in Özel Harekatçı Rambolarının arasında aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık hesabı arada derede kaldığı yıllar. Ali’nin ailesi dağa çıkma ortamı oralarda gayet uygun olduğu için Ali’yi ülkenin batısına okumaya gönderiyorlar. O gece Ali’nin musaybında kalıyoruz.
Şimdi Tunceli’de çok önemli iki müessese var. Biri kirvelik, diğeri musayplık, yani sadıçlık müessesi. İkisi de çok önemli ve akrabalık ilişkisi açısından oldukça önemli kavramlar. Kirve sizi sünnet olurken tutan kişinin kendisi, ailesi ve tüm sülalesi. Musayp ise düğününüzde size sağdıçlık yapan kişi, ailesi, sülalesi, onların kirvesi ve musaypları. Kendi öz kuzeninizle evlenebilirsiniz. Fakat kirve ve musayp kardeşten de öte olduğu için kirve ya da musaybınızın kardeşlerinden, ailesinden, sülalesinden, hatta onların da kirve ve musayplerinden kimseyle evlenemezsiniz. İşte Tunceli’de biz bir gün Ali’nin kirvesinde, bir gün de musaybinde kaldık.
Ertesi sabah Tunceli merkezde meydana yakın bir yerlerde yine sıcak pide, tulum peyniri, sıcak çay menülü bir kahvaltı yapıyoruz. Buraya Palavra meydanı da deniyor. 70’li yıllardan gençler “devrim ha oldu, ha olacak” diye burada palavra attıklarından meydanın adı palavra meydanı kalmış. Bu sırada önünde dev bir jammer (sinyal karıştırıcı) aracın eskort ettiği askeri bir konvoy geçiyor. Radyo, TV, cep telefonu her şey bozuluyor. Tunceli merkez aslında tamamen 1938 sonrası kurulmuş bir yerleşim yeri. Şehrin en eski binaları 1939’da inşa edilen iki askeri kışla. 1938 sonra şehir buraya zorunlu iskan ettirilmiş. Pülümür çayı ve Munzur çayı burada birleşip Keban barajına doğru akıyor. Dersim’in tarihi yerleşim merkezi normalde Mazgirt imiş. Seçim öncesi olduğundan her yer pankart ve bayrak dolu. Haliyle DTP il merkezde güçlü iken ilçelerde CHP, EMEP ve bağımsız adaylar güçlü. Tuba bizi meydanın hemen kenarında Tunceli polisi tarafından yaptırılmış “Polis Çeşmesi Güvenli Bir Dost Eli” çeşmesine götürüyor, polis elinden su içip geyiğine fotoğraf çektiriyoruz. Türk polisinin yaratıcı slogan bulmakta üzerine yok. Rize’de de “Çay gibi demli, Rize gibi güvenli” sloganını kullanıyordu Rize Emniyet Müdürlüğü. Meydanda iki DTP pankartı gözüme ilişiyor.
“Dersim’e sefer olur zafer asla”
“Dersim Amed qaleo AKP CHP re belao – Tunceli ve Diyarbakır halkı AKP ve CHP için beladır”
Tıpkı Mersin’de MHP’nin bizim yörüklere “siz Türk’ün hasısınız, bak Mersin’i de Kürtler bastı” deyip oylarını aldığı gibi, burada da DTP “siz Kürt’ün hasısınız, bak Dersim’i TeCe bastı” deyip Dersimlilerin oyunu alıyor. Yalnız Tunceli’nin olmazsa olmazı meclisimizin tek başına, tek tabanca muhalefeti yavşak medyamız tarafından daha çok ne söylediğiyle değil de nasıl söylediğiyle gündeme getirilen bağımsız milletvekili Kamer Genç. Ali, “MHP’den koysun adaylığını gene seçilir Kamer Genç Tunceli’den” diyor. Tunceli’de çok seviliyormuş kendisi. Kim Tunceli’nin delisi Sey Wuşe’nin heykelini diktirir ki şehir meydanına? Tabii ki Kamer Genç. Onun aşireti olan Arez aşiretinin çok güçlü olduğu söyleniyor Tunceli’de. Malüm AKP harıl harıl çalışıyor, başta Kemal Kılıçdaroğlu’nun memleketi Nazımiye olmak üzere Tunceli’yi beyaz eşyaya boğuyor. AKP’nin Tunceli’ye trilyonlarca para yatırdığını, 10 seçmenle AKP seçim irtibat bürosuna “oyumuz size” diye gidildiğinde evlerinize hemen çamaşır makinelerinin, bulaşık makineleri ve mobilyalarının geldiği söyleniyor şehirde. Hatta seçimden birkaç gün önce AKP’lilerin ev ev gezip parayla oy sayın aldıkları şehirde söylenenler arasında. Yalnız seçim sonuçlarından da anlaşılacağı üzere AKP Tunceli’de üçün birini almış durumda. Çemizgezek hariç hiçbir yeri zorlasa da alamadı. İl merkez DTP, Pülümür ve Ovacık CHP, Hozat, Mazgirt ve Pertek bağımsız adaylar, Kemal Kılıçdaroğlu’nun memleketi Nazımiye ise EMEP tarafından alındı. Dersimliler anlayacağınız Devlet Bahçeli’nin dediğini yaptı ironik bir şekilde.
“Al paketi, vur tokadı”
O gün Munzur çayı boyunca Munzur vadisini izleyerek Ovacık’a, oradan da Munzur Baba’ya, diğer adıyla gözelere gideceğiz. Hava bir önceki güne rağmen biraz kapalı ve arada yağmurlu. Tunceli’ye geldiğimizden beri ilk defa asker tarafından durduruluyoruz. Burası Munzur Dağları Milli Parkı’nın girişi. Geyiksuyu jandarma karakolu. Yanımızda Ali olmasa raconu bilmediğimizden başımıza ters bir şey gelebilirdi. Normalde jandarma durdurur, kimlik sorar, kimliklere bakar ve gönderir. Biz askerde öyle yapıyorduk yani. Burada ise duruyorsunuz, asker size BKS (Bixi) diye tabir ettiğimiz ağır makineli tüfeği çevirip mevzinin arkasında araçta kaç kişi olduğunuzu ve plakanızı soruyor. İki sene önce sivil bir araç kaçıran PKK’lılar kimlik kontrolünde askerin avucuna el bombası bırakıp, kalanını da makine tüfeklerle tarayıp 7 askeri şehit ettikten sonra karakol böyle bir uygulamaya geçmiş. Altımızdan mayını götümüzden roketi çakmasınlar diye 90 km hızın altında gitmenin yasak olduğu, bölüğümden 3 arkadaşımın bir bahar günü mayında patlayıp 20 yaşında dünyaya veda ettikleri, karakolun yemeğini getiren elemanın cesedini arabası patladıktan sonra karakol duvarından kazıdğımız bir yerde askerliğimi yaptığım için oradaki psikolojiyi de gayet iyi anlayabiliyorum. Karakola gerekli bilgileri verdikten sonra Munzur Dağlar Milli Parkı’na giriş yaptık. Bakmayın adının milli park olduğuna. İki tabeladan başka milli park olduğuna dair hiçbir şey yok. Güya en ciddi koruma statülerinden biri ama haşmetli dövletimiz birkaç seneye bu vadiye tıpkı aşağısına yaptığı gibi bir baraj yapıp bu doğa harikası yeri sular altında bırakacak, tıpkı Zeugma, Hasankeyf, Yusufeli, Fırtına Vadisi ve Allianoi de yapmak istediği gibi. Milli park ha! Koruma statüsü var ha! Türkiye’de en büyük ve en sağlıklı dağ keçisi popülasyonunun olduğu, latince adları munzurensis ya da tuncelianum ile biten 40’tan fazla, dünyada sadece buraya özgü bitkinin bulunduğu, diğer biyolojik çeşitliliği ile önemli, doğa, kuş ve bitki alanı kriterlerinin hepsini sağlayan Munzur vadisini sular altında bırakacak. Sadece burayı değil, bir yan vadisi Pülümür vadisini de. Hem de artık dünyada Çin’in bile kullanmayı bıraktığı hidroelektrik santrali teknolojisini kurmak için. Olayın diğer ironik yanı is; barajları yapacak Türk hükümetine parayı “Kürtleri şöyle yapın, böyle yapın, doğayı şöyle koruyun, atık tesisi kurun, demokratikleşin, avrupalılaşın” diye bize akıl veren gavat Avrupa hükümetlerinin vermesi. Hem de kredi olarak, hem de baraj inşaatının kendi şirketleri tarafından yapılması şartıyla. Elin gavuru Türkiye’ye kredi verecek, elin gavurunun şirketi gelecek Munzur’un altını üstüne getirecek, elin gavurunun verdiği kredi yekünü Türkiye’ye bile gelmeden “ama zaten benim şirketim yapıyor, onun da hesabı burada” denilip elin gavurunun bir bankasından diğer bir bankasına “şirketimizin Munzur vadisinde yaptığı baraj inşaatına mahsuben” diye transfer edilecek, benim türküm kürdüm çerkezim lazım arabım bu ülkeye hiç gelmeyen paranın faizini vergisiyle ödeyecek, benim kürdüm evinden barkından olacak Tunceli’de, üstüne bir de milli servetimizi kaybedeceğiz, hem de ömrü 50 yıl olan boktan bir hidroelektirk santrali için. Yorganda kene var, kopar kopar gene var, ohhh sabahlar olmasın, kıvır kız Hayriye, kır gerdanı. Bak attı şartellerim yine.
Karakolu daha bir 3-5 km geçmemiştik ki hemen Munzur’un karşı kıyısında 27 tane dağ keçisi gördük. Çektik arabayı uzun uzun bu güzel yaratıkları seyrettik. İçlerinde hem çengel boynuzlu, hem de normal dağ keçisi vardı. İlker ve Demet çok da güzel fotoğraflarını çekti. Sümbüller ve nevruzlar etrafta yeni yeni açmaya başlamış. O gün vadi boyunca Ovacık’a varana kadar 60 kadar dağ keçisi gördük. Artık bizim için sıradan bir hal aldı keçi görmek. Yol üzerinde bir yerde durup Munzur’a dökülen ve küçük bir kanyondan gelen bir dere gösteriyor Ali. Derenin adı Leş deresi. 38 isyanında bir çok insan öldürülüp buraya atılınca adı Leş deresi kalmış. Ovacık’a vardığımızda etrafta 1,5 metreden fazla kar vardı. Burası Munzur dağlarının tam eteğinde, halkı Zaza olan bir ilçe. Maalesef havanın sisli olmasından dolayı Munzur dağlarını göremedik. Çaylarımızı içtikten sonra Munzur Baba’ya doğru yolu ele aldık. Fakat Munzur Baba’ya, yani Munzur çayının doğduğu yere 1 km kala yola sağlam bir çığ düştüğünden Munzur gözeleri göremeden döndük. Geri Tunceli’ye dönerken gördüğümüz kızıl, kara ve sakallı akbabalar ve çektiğimiz süper fotoğraflar bize mutluluk üzerine mutluluk yaşattı. Geyiksuyu karakoluna yoklama verdikten sonra Tunceli merkeze geri döndük. Ali kaşla göz arasında bir yerden yine sıcak lavaş ve tulum peyniri buldu. Bir de Pülümür vadisinde közleriz diye sucuk aldık ve hemen Munzur’un bir yan vadisi Pülümür’e daldık. Tunceli çıkışında kötü hava ve yağmura rağmen Tunceli çöplüğünde 1000’e yakın kara çaylak görünce yaklaşık bir yarım saati orada gözlem yaparak ve fotoğraf çekerek geçirdik. Sonra vadi boyunca Pülümür’e doğru devam ettik. Bu vadide gördüğümüz dağ keçileriyle o gün toplamda gördüğümüz dağ keçisi sayısı 100’ü geçti. Yağmur bir çiseliyor, bir duruyor. Yolun karşısında bir domuz leşi ve başında kara, kızıl ve sakallı akbabaları görünce yeme de yanında yat pozlarımız oluyor. Tuba, Ali’nin ateş yakma konusunda uzman olduğunu söylüyor. Ali de Zağge’ye gider orada yeriz sucuklarımızı diyor. Zağge 1980’lerde Pülümür yolu üzerinde, nehir kenarında çok meşhur bir restorantmış. Fakat daha sonra terör nedeniyle kapanmış. Vardığımızda sadece bir yıkıntı mevcuttu. Yağmur da tekrar başlayıp, yakacak kuru odun, çalı, çırpı bulamayınca Ali’nin uzmanlığı da bir işe yaramadı. Biz de biraz daha gidip Kırmızıköprü’de yol üstü küçük bir lokanta bulduk. Abi sağ olsun bize sucukları yaptı, yanına bir salata, üzerine süper bir çay. Bunlar olurken karşı sırtta da 4 dağ keçisini izliyoruz. Cennet gibi bir yer. Aslında bu yer PKK’nin bol bol yol kesip, kimlik kontrol ve örgüt propagandası yaptığı, polis ya da asker denk getirdiler mi dağa kaçırdıkları, sonra da DTP’li milletvekillerinin araya girmesiyle serbest bıraktıkları meşhur güzergah. Fakat herkes öyle olayların hep yazın olduğundan söz edince acaba bu PKK’nın bir yaz tatili aktivitesi mi diye düşünmeden de edemiyorum. Malüm kış gelince ateşkes ilan ediyorlar ya. Eğer durdurulursak biz hazırlıklıydık:
“TRT Şeş seyretmiyoruz, Rojin’den de nefret ediyoruz, o kadar”
Sucuklarımızı yiyip, çayımızı içtikten sonra dönüşte Kemal Kılıçdaroğlu’nun memleketi Nazımiye’yi de görmeden geçmeyelim diyoruz ve çok manzaralı, karlarla kaplı bir yoldan 29 Mart seçimlerinde Türkiye’nin tek EMEP’ten belediye başkanı çıkarmış bu küçük ilçeye gidiyoruz. Geldiğimizden beri Tunceli’de kimlik göstermediğimiz gerçeği bizi rahatsız ediyor, kaşınıyoruz ve resmen polis karakolunun önüne doğru sürüyoruz. Polis de durdurup kimlik soruyor haliyle. Kimliklerimizi toplarken ben diğerlerine “bir çay içelim” deyince nöbet tutan polis, “gelin burada için, çayımız güzeldir” diyor. Polislerle emniyet müdürlüğünün önünde laflayarak harbiden de güzel olan çaylarını içiyoruz. Bu sırada fotoğrafçılıkla gayet ilgili polis memurlarından biri İlker’i bırakmıyor, bir 500 mm lensi, bir 400 mm lensi alıp fotoğraf çekiyor, fotoğraf üzerine İlker ile teknik bir muhabbete giriyor. Çaylarımızı içtikten sonra müsade isteyip Tunceli’ye dönmek üzere yola çıkıyoruz. O gece bu sefer Ali’nin kirvesi kalıyoruz. Tıkabasa tok olmamıza rağmen bir sofra kuruluyor ve biz de o halimize rağmen yine tıkabasa yiyoruz. Misafirperverlik ve sıcakkanlılık konusunda Toros yörüklerini ve Ege köylerini hiç aratmıyor burası.
Ertesi gün Munzur kadar duru, Munzur kadar güzel kızın memleketinden ayrılma zamanı. Ama hava daha güneşli olduğundan ve bir gün önce leş etrafında gördüğümüz akababaları daha iyi fotoğraflayacağımızı düşünerekten tekrar Pülümür vadisine gidiyoruz ve bu konuda da yanılmıyoruz. Hava ve ışık yolculuğumuz boyunca bize çok yarenlik etmese de şansımız ediyor. Akbabaları fotoğrafladıktan sonra bir de bonus gelen kaya kartalı fotoğrafı çekti İlker. Sonra kahvaltı yapmak için gerisin geri Tunceli’ye döndük. Munzur nehrini tepeden gören bir kafeye oturduk. Menümüz yine aynı: Sıcak pide, sıcak çay, tulum peyniri. Şehirde o gün DTP mitingi, akabinde Rojda konseri ve Ahmet Türk’ün konuşması var. Her yer ana baba günü. Konvoylar, pankartlar, bayraklar. Roketatar büyüklüğündeki fotoğraf lenslerimiz ellerimizde biz de mal mal şehirde geziyoruz. Sivil polisler ne olduğumuzu anlamaya çalışıyor, gelip sormuyorlar, başkasına sordurtuyorlar neymiş, neciymişiz diye. Kahvaltımızı yapıyor, artık akar vaziyette son senesini yaşayan ve barajın su tutmasıyla göl olacak Munzur’a bakıp düşüncelere dalıyorum. Ne güzelsin Dersim, ne güzeldin Dersim. Yavaş yavaş ayrılık vakti de gelince insanın üzerine bir hüzün çöküyor. Dersim’e bir daha, ama bu sefer yazın gelmek için kendi kendime söz veriyorum.
Kahvaltının akabinde Ali ve Tuba ile vedalaşıyoruz, Ali’ye çok çok teşekkür ediyor ve geri Kars’a dönmek üzere yola çıkıyoruz. Tunceli’den Kovancılar’a kadar yol boyunca DTP mitingi nedeniyle zırhlı araçlar konuşlanmış, tepeleri komando timleri tutmuştu. DTP konvoyu da Elazığ’dan gelecek Ahmet Türk’ü karşılamak için yol boyunda onları bekliyordu. Elazığ Kovancılar’a, akabinde de Bingöl’e gelip yol boyunca ninja kılıklı kara çarşaf giymiş kadınları görünce İlker, Demet ve ben 3 gündür aslında çok özel bir yerde bulunduğumuz gerçeğiyle karşı karşıya kaldık. Tunceli gerçekten de Doğu Anadolu’nun ortasında etnik ve sosyolojik yapısı, inanç özellikleri, dili, zengin biyolojik çeşitliliği ile gerçekten kurtarılmış bölge. Çünkü Doğu Anadolu’da öyle bir yer daha yok, hatta görebildiğim gezebildiğim kadarıyla İç ve Kuzey Anadolu’da bile yok.
Tunceli yolu artık yavaş yavaş Elazığ yolu olmaya başladığında canım bir MFÖ şarkısı çekiyor ki sormayın. Keşke Demet, mp3 çalarının yazılımını unutmasaydı da Tunceli’den ayrılırken MFÖ’den “Sarı Laleler” çalabilseydi arabamızda. Hele de
“Sen olmasan buralara gelemezdim ben
Sevemezdim bu şehri, anlamazdım dilinden”
kısmı beni benden alırdı herhalde Dersim dağlarını arkama almış Elazığ’a doğru sürerken.
İşte Dersim’i sessiz seda’sız bir mart soğuğunda gezmemin pek bir uzun hikayesi. Sürçü lisan etmişsek affola.
23-28 Mart 2009, Dersim