Anasayfa / Seyahat / Doğu Karadeniz Dağları Fantezisi

Doğu Karadeniz Dağları Fantezisi

Gezmeyi, görmeyi ve de anlatmayı kendine ilke edinmiş Önder bu seferde ülkemizin başka bir cennet köşesi Doğu Karadeniz’e gitti. Amacı dernek olarak yürütmüş olduğumuz Huş Tavuğu projesinin arazi çalışmalarına destek vermek ve aracı kullanmaktı. Frenkçe “field researcher” denilen dilimize de “arazi zabiti” olarak çevrilebilecek iş tanımı olan Süreyya arkadaşım bu projemizin finansörü olan ve ilkesi “no harm to human, no harm to environment (Çevreye ve insan evladına sıfır zarar)olan Bakü-Tiflis-Ceyhan konsorsiyumunun danışmanlık firmaları tarafından yapılan defensive driving ve off-road driving kurslarından kalmış ve araba kullanamaz hale gelmişti. Saçmalık bu ya ben de almadım o kursları ama”Önder gitsin arabayı kullansın, araziye destek versin denildi” ve biz de gittik.

Sabahın görmeyen saatinde hava alanına gittik, zaten akşamdan piizlenmişiz, kafalar bir milyon. Uçakta öyle sızmışız ki ikimizde uçağın kalkıp indiğini bile anlamadık. Trabzon’da 4x4 Ford Ranger aracımızla bizi projenin frenkçe “eco-tourism officer” denilen Türkçemize de “çevre-gezim zabiti” olarak çevrilen iş tanımına sahip Sertaç arkadaşımız karşıladı ve Sertaçlara gittik. Bol tereyağlı , bol çaylı ve bol Trabzon ekmekli bir kahvaltıdan sonra aracımızı alıp düştük yola.

Huş tavuğu Kafkasya bölgesinde yaşayan endemik bir tür olup, yaklaşık 2200-2300 metrelerde başlayan alpin çayırlarında yaşar, dünya popülasyonu Gürcistan, Azerbeycan, Kuzey İran ve Kuzeydoğu Türkiye ile sınırlıdır. Bugüne kadar ülkemizde bu kuşun popülasyonu ve dağılımı ile ilgili çok ciddi bir çalışma yapılmamıştı ve biz de bu projeyi BTC konsorsiyumuna yazdık ve aldık. Bu kuş aynı zamanda ilerideki çevre gezim (eko-turizm) faaliyetleri için de önemli bir araç.

Golezena Yaylası / Ardeşen / Rize

Golezena yaylası her ne kadar sahilden içeri doğru 32 km uzaklıkta olsa da yollardan ve çıkılan dağlardan dolayı 2,5 saatte ulaşılan bir yer. Rakımı yaklaşık 2300 metre olup bir vadinin yamacında, Altıparmak zirvesinin eteklerinde kurulmuş bir yayla. Yol derseniz yok gibi bir şey ve yol bu yayla da bitiyor. Biz akşamüstü saatlerinde yaylaya vardık ve insan bu yaylaları görünce “ulan insanoğlunu düzlük sıkıyor herhalde, onu buralara ne çıkarır ki” diye düşünüyor. Bu arada yaylaya çıkarken ormanlar, çay bahçeleri ve sisli dağların arasından geçiyorsunuz,, yaylalar hep sislerin üzerinde. Yolda çay toplayan kadınları görüyorsunuz, arazinin oldukça eğimli olmasından dolayı çay bahçeleri kimi zaman 75 derece eğimli yerlere yapılmış ve kadınlar çalışıyor genelde. Yaş çayı kaldırmaktan, o eğimde çayı yola çıkarmaktan teyzelerimin hepsi kas yapmış, dağ gibi hepsi. Kodu mu oturtur yani teyzeler. Fakat buralarda yerleşim çok dağınık ve Rize oldukça göç vermiş özellikle İstanbul’a, Almanya ve Amerika’ya. Harbiden de Florida’dayken tanıştığım çoğu Türk ya Rizeli ya da Giresunluydu.

İstanbul’da ise Haliç kıyısında Balat ve Hasköy hep Rize’lidir mesela. Neyse atalar ne kadar doğru söylemiş, “Alırsın Ford, olursun Lord” . Arkadaşlar gavur yapmış arabayı, 4x4’e takıp da 2. vitese attınız mı arabanın gitmediği, çıkmadığı yer yok. Acayip de konforlu, yağmur, kar, çamur demiyor valla cayır cayır çıkıyor, altı da yüksek olunca arabanın bas gitsin, bazen dar yollarda U manevralarda araba yola sığmıyor, geri gelmek gerekiyor sadece o kadar. Bu arada off-road araba kullanma konusunda oldukça tecrübe ve bilgi edindim, misal çamurlu zeminde hiç frene basmıyorsunuz, 4x4 yaparsanız, motor gücün %30’unu ön tekerlere, %70’ini arka tekerlere veriyor, 4x4 takviye yaparsanız motor gücü korkunç artıyor ve tekerlere gücü %25’er dağıtıyor, bu viteste 1’le kalkmayacaksınız, 2 hatta 3 ile kalkmak gerekiyor, aksi takdirde çamurda 1. vites motor çok güçlü olduğundan zemini deşiyor ve araba saplanıyor.

Neyse vardık Golezena’ya ve yaylacılar çoktan inmişti, kimse yoktu yaylada. Biz de çadırımızı kuracak bir düzlük bulduk, -ki oralarda 1,5 metreye 2 metre olan çadırımızı kuracak düzlük bile bulamıyoruz bazen-, Süreyya hemen ispirto ocağını çıkartıp bize bir yemek yaptı ve arkasına da çay. Daha sonra –40 derece olan kaz tüyü uyku tulumlarımıza girdik uyumak için. Arkadaşlar ne kadar hava soğuk olursa olsun bu tulumlara don atlet/sütyen girilmesi tavsiye olunur, yoksa *ö*ü*üz pişiyor sıcaktan hava dışarıda ne kadar soğuk olursa olsun. Mışıl mışıl uyuduk gece yağmur yağmasına rağmen. Sabah uyandığımızda anca çevreyi görebildik ve 1956 model bir cip ile 4 tane genç geldi. Bu elemanlar aslında İstanbul’da yaşıyorlarmış, memlekete gelmişler, bir de yaylamızı görelim diye nevaleyi alıp 2-3 günlüğüne yaylaya çıkmışlar balık tutmak, kafa çekmek ve muhabbet etmek için. Yayla evlerinden birini açıp yerleştiler, sobalarını yaktılar ve balık tutmaya dereye indiler. Biz de bol bol alabalık tutmalarını dileyerekten keşif için çayırların göründüğü muhtemel huş tavuğu alanlarına doğru yola koyulduk.

Hedef dere boyunca çıkıp Altıparmak zirvesinin eteklerindeki Eğrisu gölüne çıkmaktı. Batonlarımızı , suyumuzu, formlarımızı ve GPS’imizi aldık sadece. Bu kuşun göt bir yanı var, sadece sabah erken saatte ya da akşam hava kararırken piyasaya çıkması ve gündüz boyunca orman gülü olarak bilinen rhodentrinlerin altında yatmaları. En azından uydu fotoğrafları için uzaktan algılama (remote sensing) yapar, ertesi gün için potansiyel alanları belirleriz diye yola düştük. Arkadaşlar dağlar çok dik ve *ö*ü*üz çıkıyor. Hiking, trekking, dağcılık pek bana göre değil valla. Süreyya ile yürü baba yürü, dereleri geç, 75 derece eğimli arazide yürü, bazen ayağınızı koyacak kadar düzlük olmuyor. Neyse güç bela Eğrisu’ya vardık ve uzaktan algılama ve potansiyel habitat belirleme analizlerini de yaptıktan sonra kampa geri dönmek için yola çıktık ve yaklaşık 1,5 saatlik bir inişten sonra mekana vardık. Elemanlar harbiden alabalık tutmuşlar ve yapmak için bizi beklemişler. Tereyağında o alabalıkları yaptık, Trabzon ekmeği ile de bir götürmüşüz ki sormayın. Karadeniz insanı da yurdumun her yeri gibi acayip misafirperver ve arkadaş canlısı, saatlerce sorun, anlatırlar. Golezena yaylası Hemşin’in Kavrun yaylasının doğusunda bir yayla, herifler yayla kavgalarını bile anlattılar. İnsanlar yayla ve çayır yüzünden birbirini bile vuruyormuş. Karadeniz insanı acayip neşeli, hepsinin belinde istisnasız bir tabanca el yapımı, ruhsatsız, yan yayla ile hasım iseler birbirlerine “Pontus Rum bozması” diyorlar. Yaşlılar dışında Lazca pek kalmamış, gençler konuşuyor ama çoğu kelimelerin Türkçesini kullanmak zorunda kalıyorlar. Bu arada gerek

gramer, gerek ses, gerekse de kelime olarak Lazca’nın Türkçe ile uzaktan yakından ilgisi yok arkadaşlar. Çok farklı bir dil. Kulağa çok değişik geliyor duyduğunuzda.

Ertesi gün sırt çantalarımıza teleskopu, çadırı, tulumlarımızı, nevalemizi ve ispirto ocağımızı aldıktan sonra daha da zor bir yürüyüşe başladık. Amaç gece yaylaya dönmemek, Eğrisu’da kamp yapmak ve sabah erkenden kalkıp huş tavuğu bakmak. Önce çifte göller tarafına çıkacağız,oradan da sırtı aşıp Eğrisu’ya ineceğiz. Sırtımızdaki eşek yükü çantalarla bu dinlene dinlene yaklaşık 5-6 saatimizi alıyor. Ama gerek çifte göller, gerekse Eğrisu gölü harika. Bu arada bir sakallı akbaba görüyoruz. Hava o gün çok güzel ve güneşli. Aşağılarda sis olmasına rağmen bulunduğumuz rakım 3000 metre civarı olduğu için hava güneşli ve çok açık, ta ki Eğrisu’ya varıp yorgun ayaklarımızı soğuk suya sokup sucuğumuzu yapıp yiyene kadar. Güneyden, Erzurum tarafından koca koca kara bulutlar dağları aşarak üzerimize geldiler. Bu arada biz çadırı kurmuş ve içine girmiştik bile. Bir fırtına başladı, yağmur bardaktan boşanırcasına, rüzgar, şimşek, gök gürültüsü vs. Süreyya aldığı sağlık ve güvenlik (health and safety) kurslarından dolayı paronayaklaştı, bense döndüm sırtımı yattım. Bana o yağmurda, gecenin karanlığında, 1,5 saatlik yolu yürüyüp yaylaya geri dönmeyi bile önerdi, ki göz gözü görmüyor fırtına ve karanlıktan dolayı.

Sabaha kadar hiç durmadan yağdı, ben horul horul uyudum valla, fırtına da gece zaten kuzeye kaydı. Sabah olduğunda tabi yağmurdan yaştan huş muş bakamadık, geri dönmeye karar verdik, hiç kuş göremeden yaylaya döndük, dönüşte yağmurdan dolayı derelerin coşması nedeniyle bir hayli meşakkatli oldu. Bu arada hava da güzelleşti tekrar, 2,5 saatte yavaş yavaş yine sahile yayladan indik. Önce Fındıklı Öğretmen evine gittik, fakat otelinin kapalı olduğunu sadece restoranının açık olduğunu öğrendik. Sonra mecburen otele gittik.

Burada oteller Rus oteli diye tanımlanan genelde gecelik kalma yerine bir-kaç saatlik kalınan oteller. Yalnız hizmet ve kalite yine iyi, ekstra olarak bar-disko adı altında bir pavyon açıp Rus hatunları pazarlamak oluyor. Ama bu bir Doğu Karadeniz gerçeği, biz de normal müşteri olunca bize sessiz ve sakin olur diye 4. Kat odalarını veriyorlar. Daha önce Süreyya Hopa’da Ayşe ile bir otelde kalmak zorunda kalmış ve “yan odadaki seslerden uyuyamadık, Ayşe de duydu bu sesleri, ama hiç mevzusu geçmedi aramızda daha sonra” diyor Süreyya. Hatta Hopa’da aynı otelde Ayşe ve Süreyya kalmak isteyince bunlara direk Karadeniz manzaralı balayı süiti açmışlar ve muhabbet daha sonra şöyle gelişmiş:

-Abi biz ayrı ayrı iki yatağın olduğu bir oda istiyoruz

-Ayrı ayrı ???

-Evet ayrı ayrı iki yatak

(Adam bir Ayşe’ye bir Süreyya’ya bakar)

-Hmmmm, ayrı ayrı iki yatak, Allah allah !!!

Ve daha sonra 1. katta televizyon bile olmayan ve otelimizin ayrı ayrı tek yatak odası budur diye, oldukça kötü bir oda vermişler bu ikisine. Ayşe de normal olarak “buraya bir daha gelmeyelim” demiş. Bölgedeki fuhuş piyasasındaki fiyat artışlarına ise Karadenizli bir abimiz bakın Keynezyen bir ekonomi teorisi ile nasıl yorum getiriyor:

-Ha uşağım, bunlar ilk celduğunda hepsi barbie bebek gibiydi, 10 dolara 20 dolara bakmağa doyamıycan, şaapmaya kıyamıycan Rus hatunlar vardı daaaa, koy vitrine seyret. Amma sonra noldu, ağa milletiz yaaa, yedirip içirmeyi pek severiz, har vurup harman savurduk, çayı, finduğu satan, karıları günlerce kapattı, paraya boğdu, ha bunlarun hepsunun götü kalktı daa, şimdi ağzında diş yok, ahı gitmiş vahı kalmış Gürcü karı 100 $’dan açıyor ağzını.

Biz o akşam da rakı, istavrit, palamut piizz sofrasını da öğretmen evinde kurdurduk en hesaplısından, Kazakistan’a 4 tane taktı bizim milliler, o akşam ve keyfimize diyecek yoktu. Yatıldı kalkıldı ve sabah Artvin’e doğru yola çıkıldı.

Artvin

Süreyya o günkü fırtınada şifayı kapınca Artvin’de de otelde kalalım bir gece, dinlensin bu, hem bu arada bilgisayarda yapılacak işlerimizi yapalım dedik. Artvin Çoruh vadisinde dağların yamacına kurulmuş bir şehir, hiç başka yer yokmuş gibi. 1877-1878 (93 harbi) Osmanlı Rus savaşından 1920 Gümrü antlaşmasına kadar Rus ve Ermeni işgali altında kalmış, şehrin 43 yıllık bir esaret tarihi var. Bu seneler boyunca şehrin tüm yeraltı kaynakları Ruslar, Ermeniler, İngilizler ve Amerikalılar tarafından işletilmiş. Halen de şehirde acayip derece bakır ve altın rezervleri var. Amerikalı ve Kanadalı şirketler hala Artvin’de altın çıkarmak için etüt üzerine etüt yapıyor. Şehir dağın yamacında olduğundan arabayı el fren çekmeden bırakabileceğiniz bir yer yok, hatta komşunuza gidip gelirken bile rampa çıkmanız gerekiyor, şehirde düz yer yok gibi. Halkı oldukça alemci ve piiizci bir halk. Borçka ilçesi tamamen Gürcü. Diğer gördüğüm Anadolu şehirlerine oranla burada Ninja (türbanlı, peçeli kadın) sayısı en az Anadolu şehriydi diyebilirim. Orada da Yeşil Artvin Derneği ve Avcılar Atıcılar klubü ile görüştük.

Ertesi gün ise Artvin’in karşısında bulunan Karçal dağındaki yaylalara çıkmak üzere yola çıktık. Yine ben sürüyorum ve yollar stabilize ve oldukça dar. 3 tane yol denedik ve üçü de bizi bu yaylalara götürmedi. İlk denediğimiz yol sık ve çok gür ormanın içinde bitti. Burada hayatımın en uzun geri geri, biz Mersinlilerin deyimiyle “anarya” gelme tecrübesini yaşadım geniş bir yer bulup da arabayı döndürmek için, yaklaşık 250 metre. Büyük araştırmacı Önder bu arada geri vitese Çukurova yöresinde neden “anarya” denildiğini araştırdı ve buldu da. “Anarya” kelimesi Fransızca “geri” manasına gelen “en arriere” den (an arier okunuyor) geliyor, bizim Çukurova bölgesinin 1920’lerde Fransız işgali altında olduğu ve motorlu araçların ülkemizin o bölümüne ilk o zamanlar geldiği düşünülünce bu “anarya” kelimesinin nereden geldiği kolayca anlaşılabilir. Neyse bu bilgiyi de geçtikten sonra ikinci yolu denemek için yola koyulduk ve o yol kesinlikle yaylaya gidiyordu, tabi heyelan virajın birini götürmemiş olsaydı. Oradan da geri döndük ve üçüncü yolda ormanda bitince Artvin’e dönme kararı alıp o yaylalara Şavşat tarafından çıkmayı planladık. Allah’tan dönüşte yolumuza kocaman bir domuz ve 2 tavşan çıktı da kesat bir gidiş olmadı Bir de ayı çıksaydı süper olurdu valla.

Maçhael / Borçka / Artvin

O gecede Artvin’de otelde kaldıktan sonra ertesi gün Borçka’da Maçhael denilen bölgeye ve onun yaylalarına gitme kararı aldık. Maçhael bölgesi Gürcistan ile aramızda bir vadi, vadinin ucu Gürcistan ve burada bulunan 12 köy Gürcü. Bölgenin adı Rus işgali zamanından kalmış ve eskiden orada bir sürü Sovyet sınır karakolu varmış, şimdi ise sadece bizim bir karakolumuz var, Gürcistan sınırı beklemiyor bile. Bu bölgenin halkı kışın kardan yol kapandığı için ihtiyaçlarını Gürcistan’dan karşılıyorlar ve pasaportlarını gösterip geçiyorlar sadece Türk askerine, zaten çoğunun akrabası var o tarafta. İki dili de çok iyi konuşuyorlar, ama Gürcüce yazamıyorlar. Neyse Maçhael’e varınca öğrendik ki heyelan o yaylaların da yolunu götürmüş ve 2,5 saatlik emeğimiz boşa gidiyor, köylülerle sohbet, Maçhael’in eşsiz doğa fotoğrafları çekimi ve Cemal amca ile muhabbet koyduktan sonra tekrar Borçka’ya Rus oteline dönüyoruz. Bu otelde de temizlikçisinden, çamaşırcısına hep Rus kadınlar çalışıyor, birinci kat pavyon orada pazarlama var, yukarısı odalar zaten. Sabah kahvaltısı çok süper oluyor açık büfe, ben, Süreyya ve yaklaşık 10 kadar Rus hatun. Hepsi cayır cayır Türkçe konuşuyor bizimle.

Çamurlu yaylası / Murgul / Artvin

O gün de soluğu bakır madeni ile ünlü Murgul ilçesinde alıyoruz. Gerçi artık maden ölmüş, ama halen bakır çıkarılıyor ve kurşunlar yıkanıp o pislik Çoruh nehrine salıveriliyor. Eskiden şehrin nüfusu 10.000 kadar iken ve çok şenlikli iken bugün sadece 3500 kişi yaşıyor. Madenin bir sürü bölümü kapanmış, sadece Damar’da bir ocak çalışıyor, eğer orada kapanırsa kalan 470 işçi de işsiz kalıyormuş. Devlet özelleştirecekmiş, Japonlar alıcı gibiymiş, eğer özelleşirse iyi olur diyorlar. Bakır çıkıyor, kurşunla yıkanıyor, o gümüş rengi pislik Çoruh nehrine bırakılıyor, her ne kadar Erzurum Atatürk Üniversitesi “çevreye hiçbir zarar vermez “raporu verse de kurşunun dereye bırakıldığı yerden Hopa’ya kadar ki bölümde derede canlı yaşamıyor. Ham bakır ise borularla Hopa’ya oradan da işlenmek üzere Samsun’a gemilerle taşınıyor.

Biz o gün Çamurlu yaylasına çıkmak istiyoruz, adından da anlaşılacağı üzere korkunç derecede çamurlu bir yolu var, kimi yerler 75 derece, 30 santim çamur, kaydırırsan arabayı bir yanı uçurum, ve zig zaglı yollar şeklinde.

Ama arabamız Ford olunca zınk diye çıktık. Kar başlamıştı biz yoldayken. Lapa lapa çok güzel kar yağıyordu ve ilk huş tavuğumuzu daha yaylaya çıkarken yol üzerinde gördük, yaylaya vardığımızda ise sırtlarda yaklaşık 7 kadar daha gördük. Bu yaylaya da yine sırf rakı içmek için o karlı havada 3 kişi gelmişti, ama gece geri döndüler. Mekanı bulmuştuk ve kampı bu sefer bir çoban kulübesinde attık. İçeriye yatmak için ağaçlardan bir seki yapmışlar ve içeride ateş yakılabiliyordu. Biz de yaktık ateşimizi, serdik matlarımızı sekinin üzerine, girdik tulumlarımıza, patates közledik ateşte, çay yaptık ve diz üstü bilgisayarda DVD seyrettik. Gece kar durdu ve sabaha kadar mışıl mışıl uyuduk. Sabah kalktığımızda ise süper huş tavuğu gördük, karın üzerinde hayvanlar kabak gibiydi ve yaklaşık 14 tane gördük erkekli, dişili. Acayip derece yaklaştırdılar, o erkeklerin kırmızı ibiklerine kadar her şeyi çok detaylı gördük. Sabah arazimizi bitirdik, formlarımızı doldurduk, koordinatlarımızı aldık, arazi tanımlarımızı yaptık ve kahvaltı için tekrar kulübemize döndük, ateşi canlandırdık, ekmek kızartıp, çay yaptık ve daha sonra da bendeniz o meşhur Çamurlu yolu frenleye gazlaya, frenleye gazlaya, uçuruma uçmadan indik. Tekerlerin dişlerinin arasına çamurda girdiğinden yolu hiç tutmaz oldu ve virajlarda sadece direksiyonu kırdım ve arabanın arkası kaydı, tam uçuruma çıkacakken gazlıyorsunuz ve tekrar yola giriyorsunuz.

İndik orayı ama, neredeyse bana da iniyordu.

Eğrisu Yaylası / Murgul / Artvin

Eğrisu yaylası ise tam Çamurlu yaylanın karşı sırtı ve daha iyi bir yola sahip, yalnız burada yol yaylaya kadar varmıyor ve yolun bittiği yerden 1,5 saat yürüme mesafesi var. Biz de yolun bittiği yere çıktık ve kampımızı attık ve Cin kayası denilen mevkiinin üzerine çıkmak için o akşam bir keşif gezisi yaptık, yaklaşık 2 saat yürüdükten sonra tam huş tavuğu habitatı olan çayırlığa çıkıyorsunuz. Akşam yine hiç kuş göremedik ve taktik bir hata yaptık, çünkü daha önce yaptığımız gibi çadır ve tulumlarla çıkıp orada kamp atmalıydık, fakat geri döndük sabah tekrar dönmek için. Sabahsa yağmur, ikinci taktik hata, dik ama daha kısa yoldan gitme denemesi hüsranla sonuçlandı, çünkü yaklaşık 80 derece eğimli 200 metrelik bir yamaca aletsiz çıkma girişiminde bulunduk ve başaramadık ve çok zaman kaybettik ve huşları görebileceğimiz saati geçirdik, sadece 2 erkek huş tavuğu gördük, ama bölgede kuşun varlığı ispatlanmış oldu. Ver elini Murgul ondan sonra, hazır gelmişken Süreyya “kaymakamla da görüşelim” dedi. O gün Ramazanın ilk günüymüş ve biz de dağdan inince farkında değildik Ramazanın başladığının. Kaymakam da Kayserili hacı hoca tayfasındanmış galiba ve sekreteriyle şöyle bir muhabbet geçti aramızda, öğle saatleriydi bu arada:

-Merhaba Ankara’dan Doğa Derneği’nden geliyoruz, kaymakam bey ile görüşecektik

-Kaymakam bey dışarı çıktılar, birazdan gelirler

-Yemeğe mi gittiler acaba

-Hıh töbe töbe, ne yemeği ya, dışarı esnafa falan çıkmıştır

Daha sonra sokağa çıkınca biz de jeton düştü ve sekreterin “hıh töbe töbe” sine o zaman anlam verebildik, çünkü Ramazan başlamıştı. Haliyle zaten göt kadar olan ilçede yemek yemek için açık bir yer bulamadık ve Borçka yolu üzerinde Süreyya’nın akıl ettiği atıcılar avcılar klubüne gittik, aslında bir nevi pavyondu burası. Orayı çalıştıran Kemal isminde bir herif ve iki Rus hatun vardı, orada ben alabalık ve Süreyya tavuk yedi, hatta Süreyya araba kullanmadığı için birasını da içti, herifle de güzel bir muhabbet koyduktan sonra, Borçka’daki Rus otelimize döndük yine, bilgisayar işlerimizi halletmek için. Yorgunluktan erkenden duş alıp uyumuşum o gün.

Ertesi gün BTC’den aldığımız diğer Önemli Kuş Alanları projesini yürüten Tuba da bizi aradı ve Ardahan’da olduklarını söyledi ve bize katılmak istediklerini bildirdi. Biz de Borçka’ya gelmelerini söyledik ve benim Bilgi Üniversitesi’nde pazartesi derslerim başlayacağı için dönmem gerekiyordu, aslında Trabzon ya da Erzurum’dan uçakla dönmeyi planlarken derneğin diğer aracı olan Ford’un da Ankara’ya götürülmesi gerekiyordu. Tuba Huş tavuğu ekibine geçti, ben de ÖKA ekibine geçtim ve Taner ile arabayı Ankara’ya getirdim. 10 saat araba sürmüştüm Giresun’dan itibaren bir şey olmamıştı, ama Ankara’da sinyalimi verdim, park ettiğim yerden çıkarken iftar pidesi almak için son anda fırını gören ve önüme lak diye kıran bir herif benim en köşeyi kendi arabasının da komple sağ yanını 2 metre kadar boydan boya çökertti. Sırf kasko ödesin rapor tutulsun diye polis çağırdık, 6 yıllık ehliyet tarihimde polise ilk defa ehliyet gösterdim ve Ankara’nın 48206 no’lu kazasını ben yaptım. Bildirdikten tam 3 saat sonra gelen polisi beklemek de işin cabası. Yeni kanuna göre de suçun olsun olmasın 40 milyon para cezası ödüyormuşuz taraflar olarak. Bu yüzden Ankara’da araba sürmeyi hiç sevmiyorum, İstanbul bile daha iyi. Üstelik her biri en az Schumacher kadar iyi olan dünyanın en iyi şoförlerinin yetiştiği, yaylada piizlenip, şehre ışık hızı ile inen, “freni var durur” mantığıyla cart diye yola atlayan Karadenizli şoförlerin bile memleketinde araba sürmeyi Ankara’da araba sürmeye yeğlerim.

Sağlıcakla kalın, sevgiyle kalın, Doğu Karadeniz’e de illaki gidin.






Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !
Bu içeriği duvarında Paylaş
  • Bu içeriği arkadaşlarınla paylaş!
  • Yeni içerikler bul!