Bugünkü yazımızda kapı komşumuz Gürcistan’dan bahsedeceğim. Gürcistan’a gitme amacım Türkiye, Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan ortaklığında Kafkasya ekolojik bölgesi için yürüttüğümüz bir proje için eğitim almaktı. Bu 4 ülkenin Birdlife ortaklarından ikişer kişinin katıldığı bu eğitim Gürcistan’ın Batum şehrinde gerçekleştirildi. Türkiye’den Ömer ve ben, Azerbaycan’dan Svetlana ve Şahin, Ermenistan’dan Luba ve Nikolay, Gürcistan’dan Zura, eğitmenlerimiz İngiltere’den Geoff ve Jonathan, proje koordinatörümüz İtalyan Umberto bu eğitime katılanlar arasındaydı. Gürcistan adı nereden geliyor, önce bunu araştırmak gerekiyordu ve ben de araştırdım. Yeni kıtaya ulaşan meluncan (melungeon) Türkler ilk önce Küba’ya, oradan da Florida yarım adasına çıkmıştı. Malum Florida sivrisineklerle dolu ve bataklık olunca meluncan Türkler daha kuzeye, yaylalara doğru göç etmeye başlamışlar. Bugün Georgia ve Alabama denilen eyaletlere gelmişler. Bu eyaletlere de eski kıtadan gelen, “kuzey soğuk olur, ev bark yok zaten, çadırda ömür geçiyor, sıcak memleketlerde kalalım” diyen şoparlar yerleşmiş. Bunlar her gün alem yapmakta, kapı gıcırtısına oynamakta, kızı evden kaçan bile göbek atmaktadır. Meluncan Türkler buraya gelince sokaklarda göbek atan, “Stalin’in aşkına Romanların aşkına çal çal” diye çalıp söyleyen, ayı oynatan şoparları görünce, “bu ne curcuna ya?” demişler ve zamanla curcuna olmuş Georgia. Daha sonra ülkelere isimler dağıtılırken Amerikanyalılarca Gürcistan’a da Türklerin bu güney eyaletlerine koydukları isimleri uygun görmüşler. Bizim planımız Ömer, Geoff, Umberto ve ben Trabzon’a varmak ve oradan da Batum’a otobüs yolculuğu yapmak. Onlar yapıyor ve benim uçuşum iki kez iptal edildiği için ben bir gün sonra varıyorum Gürcistan’a. Sarp sınır kapısı iğrenç bir yer. Türk tarafından Gürcü tarafına geçtikten sonra iğrenç bir uyguluma olan çanta dökme faslı var. Herkes çantasını ters yüz yapıp içindeki her şeyi bir masa üzerine döküyorlar ve gümrük muhafaza memurundan çok at hırsızına benzeyen bir herif tek tek her şeyi kontrol ediyor. Tam 5 kez sıra bana gelmesine rağmen hep diğerlerini alınca ben İngilizce bağırdım “sıra ben de” diye. Bizim tarafta insanlar Gürcüce biliyorlar çat pat, ama bu tarafta kimse Türkçe bilmediği gibi İngilizce de bilmiyor. Neyse gümrük muhafaza memuru çantamı döktükten sonra dijital kameramı gösterip kırık dökük İngilizce’siyle “kaç tane var sen de bundan” diyor ve “sonra ne kadardır senin?” diye ekliyor. Aynı dangalak soruları da diz üstü bilgisayarım için de sorunca ben de dangalak cevaplar verip bir kağıt parçası alıyorum ve Gürcistan toprağına ayak basmak üzere son bir kontrolden geçiyorum ve “araba var?” sorusu soruluyor burada da. Batum Sarp sınırı kapısından yaklaşık 15 km uzaklıkta ve bana verilen bilgilere göre atlıyorum bir taksiye ve “Hotel Sputnik” diyorum. Türkiye’den Gürcistan’a akşam saatlerinde geçtim ve ilk göze çarpan şey Batum şehrinin çok karanlık bir yer olması ve Türkiye tarafında sınıra kadar yolun duble ve kaymak gibi bir şekilde gelişinden sonra Gürcistan tarafında tek şeride düşmesi ve köstebek çukurlarının yollarda artması. Batum’da sadece bir iki caddede sokak lambası var ve onun dışında şehir zifiri karanlık. Otele vardığımda bizimkiler çoktan yemeği yemişlerdi. O gece sadece Ermeni kız Luba ile tanışabildim ve zaten yorgun olduğum içinde hemen uyumaya gittim. Sabah Geoff’in kapımı vurmasıyla uyanıyorum ve geç kaldığımı söylüyor. Saate bakıyorum ve diyorum ki, “Geoff daha iki saat var eğitimin başlamasına, bırak da uyuyayım” ve Geoff’in verdiği cevapla Gürcistan’da ilk dumurumu yaşıyorum. Arkadaşlar Gürcistan bizden iki saat ileri saat dilimini kullanıyor yani Tiflis saati. Eskiden Moskova saatini kullanırken Sovyetlerden ayrıldıktan sonra Tiflis saatine geçmişler. Biz de ülkenin doğusu içinde Minsk-Atina-Istanbul saatini kullanınca iki saat fark oluyor haliyle. 15 km ötemizde sabahın 7’si iken orada sabahın 9’uydu. Neyse apar topar giyinip eğitime inanıyorum. Şahin, Svetlana ve Nikolay ile tanışıyorum. Zura ile zaten önceden tanışıklığım vardı. Şahin Bakü’de Türk kolejinde okuduğu için bizim gibi Türkçe konuşabilirken Sveta (Svetlana’nın kısaltması) Azericisyle yardı, kopardı bizi. Yazının ilerleyen bölümlerinde bahsedeceğim. Sveta bu arada BirdLife aleminde gördüğüm en güzel hatun Allah sahibine bağışlasın. Zaten adı Svetlana olup da çirkin olan daha görmedim. İlk gün NATO paktı ülkeleri Türkiye, İtalya ve İngiltere’den gelenlerin olayların çoğuna Fransız kalacağı anlaşıldı. Eğitim nerdeyse iki dilliydi, Rusça ve İngilizce. Azeri, Ermeni ve de Gürcüler aralarında Rusça geyik yaparken biz Ömer ile pek bir Fransız kalıyorduk. Bize daha sonra Umberto, Geoff ve Jonathan eklendi. Ortamda Türkçe, Azerice, İngilizce, Rusça, Ermenice, Gürcüce ve İtalyanca olmak üzere bir sürü dil konuşuluyordu. Bu 3 Kafkas ülkesi birbirlerinin dilinden anlamazken Rusça çok iyi anlaşıyorlar. Tabi bizim bir de Azeriler ile Türkçe konuşmamız vardı ki, ikinci günün sonunda Sveta Azericesiyle bizi domine etti ve bir de baktık ki Ömer ile ben de Azeri Türkçesi konuşuyoruz. İlk günler Sveta’nın kurduğu her cümleden sonra biz yarıldığımız için bize küstü ve konuşmadı, hatta Ermenilerle Rusça dedikodumuzu bile yaptı. Sveta’dan Azerice inciler: -Aşağı sal (Bilgisayar ekranında scroll barı aşağı kaydırmak) -Men Türkiye’ye gelen de erkek erkeğe danışan çok görmüşem, siz erkek erkeğe mi danışırsınız? Heç refekeleri yoktu. (Türkiye’ye geldiğimde çok **** gördüm, siz **** misiniz? Hiç birinin kız arkadaşı yoktu) -Men bilirem siz Türkiye’de sarı gızları okşırsınız, men de sarı gızım, Türkiye’ye gelen de meni de çok okşadılar. Yayda men gapgara olurum. (Ben biliyorum siz Türkiye’de sarışınlardan hoşlanıyorsunuz, ben de sarışınım, benden de çok hoşlandılar Türkiye’ye geldiğimde. Oysa ben yazın esmerleşirim) Aldığı küpeleri gösterir ve der ki, -Özüme almışam, yahşi midir? (Kendime aldım, güzel mi?) -Sveta, mendilin var mı? -Mendil nedir? (Bu sırada Şahin’den yardım istenir) -Ha yaşmak diyirsen, yohtur. Bilgisayar ekranındaki aile fotosunu gösterir: -Bak bu anam, bu da atam. Bu da bacım. Menim anam Alman, atam Azeri’dir Bu da balam. (Bak bu annem, bu babam, bu kız kardeşim. Benim annem Alman, babam Azeri. Bu da yeğenim.) Biz de ikinci günden sonra Sveta gibi konuşmaya başladık Türkçe’yi. Çünkü çok tatlı ve hoş geliyor kulağa. İkinci akşam şehre iniyor ve bir bara gidiyoruz tamamen Rusça müzik çalan bir mekana. İnsanlar çılgınlar gibi eğlenip, şarap içip “Chorniye Glaza (Kara gözler)” isminde Rusça bir şarkı eşliğinde dans ediyor. Soğuk savaş yıllarından dolayı bu kültüre, bu insanlara ve de bu dile ne kadar yabancı olduğumuzu fark ediyoruz Ömer ile. Rusça “da” kelimesinden başka tek bir kelime bilmiyoruz. Resmen dünyanın bu tarafıyla ilgili cahil bırakılmışız. Oysa bilgi güçtür. Saftirik saftirik takıldık bu adamların hepsi kapı komşumuz olmasına rağmen Avrupa ve Amerika, hatta Afrika hakkında bu herifleri bildiğimizden daha çok biliyoruz. Barda Ömer ile Gürcü süper Kafkas dansları yapan, NBA basketbolcüleri gibi oradan oraya zıplayan hatunları kestikten ve Sveta’ya “özü özüne dans olmaz, haydi dans edelim” deyip dans ettik, sonra Luba’yı kaldırdık ama Luba kalkmadı. Türküz ya ondandır herhalde J Şaka bir yana çok tatlı ve muhabbet bir kız. Aslında diaspora Ermenisi. Annesi ve babası ana dili gibi Türkçe biliyorlarmış, her ne kadar “ben bilmiyorum” dese de Ömer, ben, Sveta, Şahin Türkçe esprileri patlattığımızda gülümsemesinden, hatta bazen yarılmasından pek tabi Türkçe’yi anladığını anladım. Uzun yıllar Amerika’da yaşadığı için de İngilizce’si süperdi. Nikolay ise Erivan’dan, kara sakallı bir eleman. Ömer “biz daha önce karşılaştık mı, seni tanıyor gibiyim” diye sorunca “yok karşılaşmadık, ben genelde Çeçen teröristlere benzerim, belki oradan gözüne tanıdık gelmişimdir” deyince biz koptuk tabi. Gördüğümüz kadarıyla Ermeni ve Azeriler de orada canciğer kuzu sarmasıydı, Rusça geyiğin dibine vuruyorlardı. Hele Sveta ve Luba kız muhabbetleri bile çeviriyordu. Oysa bu eğitimleri Gürcistan’da yapmamızın sebebi Ermenilerin Azerbaycan’a, Azerilerin de Ermenistan’a gidemeyişi. Ortak gidebilecekleri iki yer var, Türkiye ve Gürcistan. Eğitimlerimiz her sabah 9’dan akşam 5’e kadar sürüyordu. Yemekleri otelde yiyorduk. Gürcü mutfağı oldukça zayıf ve bir hafta aynı şeyleri yedik desem yeridir. Sebze ve patates çorbası, haçapuri dedikleri peynirli börek, dana şiş ve güvecimsi bir şey. Bunu dışında birkaç akşam da balık getirdiler. Zura dedi ki “buranın en beğenilen en tercih edilen balığı budur” diyerek bize boklu kefali gösterdi. Ulan hamsi gibi balık çıkarken Karadeniz’den kefal yenir mi? Hamsiyi pek tercih etmezlermiş. Batum Gürcistan’ın 3. büyük şehri ve nüfusu 140.000. Sokaklar geniş geniş ve sokaklarda insan yok. Tam bir araba çöplüğü. Bir tane bile yeni model araba görmedim bizim o tarafa giden Türklerin arabaları hariç. Eski Rus Ladaları, 70lerin BMW’leri, 80’lerin Mercedesleri her yerde şehirde. Burası aynı zamanda Acaristan özerk bölgesinin de başkenti. Bu bölge Gürcistan’a bağlı ama, iç işlerinde özerk. Acara halkının çoğu müslüman. Şehirde en iğrenç görüntü ise Sovyet zamanında yapılmış olan dev, gri ve de aşırı itici apartman blokları. Sovyetler yıkıldığından beri de çivi çakılmadığı için korkunç durumdalar. Aynılarını Bulgaristan’da da görmüştüm. Komün yaşıyor ya insanlar burada. Çoğu duvarlarını teneke ya da benzeri şeylerle tamir etmeye kalkmış ve binaların çoğu rengarenk iğrenç bir görüntü almış. İnsanların pek ümitleri yok, her yerde rüşvet var, yokluk var. İnsanlar ülkeyi terk etmek için uğraşıyormuş. Ekonomi çok kötü, ülkede para yok ve Sovyetlerin zihniyetini atamamışlar. Sınırda at hırsızı kılıklı gümrük muhafaza memuru bir kadından Türkiye’den aldığı ve çantasından çıkan bir terlik için gümrük almaya çalışıyordu. Ömer’lerin geldiği otobüsteyse bavul ticareti yapan Gürcü, Ermeni ve Azeri kadınlar varmış ve hepsi bavul başına Gürcü gümrük muhafaza memurlarına rüşvet olarak verilmek üzere 20 $ topluyorlarmış. Anlayacağınız ülkenin durumu içler acısı. Bir de ülkenin üzerine vahşi kapitalizm çöktüğü için iyice boka sarıyor durum. Kaldığımız otelde donduk desem yeri. Sanırım ülkede bir enerji kıtlığı söz konusu. Sokakların aydınlatılmaması da sanırım bu yüzden. Otelde odalar ısınırken toplantı odası, koridorlar, restoran ve de lobi için hiçbir ısıtma tertibatı mevcut değildi ve haliyle gün boyu titriyorduk. Eski bir Sovyet denizaltısından sökülmüş torpile benzeyen bir alet su motoru gibi ses çıkarıp toplantı odasına sıcak hava üfürmeye çalışıyordu, ama çıkardığı gürültüden dolayı toplantı esnasında çalıştırmak mümkün olmuyordu. Otelimiz biraz şehrin dışında olduğunda iki gece Batum’a indik, birinde bir bara, ikincisinde de bir meyhaneye gittik. Gürcistan’ın en güzel şeyi şarap arkadaşlar. Çok güzel şarapları var ve red dry bir numara. Bol bol içtik, yanımıza aldık geldik Türkiye’ye. Anlayacağınız Gürcistan’a gidip birkaç gün takıldıktan sonra kaçacaksınız bu ülkeden. Gürcistan’ın iyileşmesi dileğiyle.