Mombassa’ya varır varmaz yaklaşık 32-33 derece sıcak hava fön rüzgârı gibi suratımıza çarptı. Hava yaklaşık 32 derece falandı. Mombassa Kenya’nın ikinci büyük şehri. Buradaki ilk planımız Malindi’ye geçip couchsurfingten tanıştığım Amerikalı bir kızın önerdiği One Love Island’a gitmek. Bunun için de Madi isimli vatandaşa ulaşmamız gerekiyor. Madi’yi arıyoruz ve o da tesadüfen Mombassa’da olduğunu söylüyor. Biz bir taksiye atlıyoruz ve taksiciye bizi iyi yemek yiyebileceğimiz bir yere götürmesini söylüyoruz. Şehir merkezinde Castel Otel diye bir mekânın restoranına bırakıyor ve orada öyle yemeğimizi yerken Madi’yi bekliyoruz. Madi geldiğinde karşımızda rastalı saçları olan Bob Marley kılıklı bir şey buluyoruz. Çok hızlı konuşuyor ve ağır da bir aksanı var. Madi aslında Muhammed’in kısaltılmışı. Kenya’nın yaklaşık %10 nüfusu Müslüman ve bunların çoğu da Kenya’nın doğu kıyıları boyunca yerleşmiş. Araplar buraya gelip zamanında hem buraları kolonize etmiş, hem de Arap yarımadasında çalıştırmak üzere köle olarak götürmüşler. Ondan dolayıdır ki katı bir vahabi uygulama mevcut Kenya Müslümanlığında. Zaten Swahili kelimesi de Arapça “sahilin, sahilde” demek. Madi ile konuşurken bir de bakıyorum otelin kapısında bizim Mara’da beraber safari yaptığımız Kanadalı kız ile Finlandiyalı kız beliriyor. Öpüş kokuş sarmaş dolaş onlar da bizim masaya geliyor. Biz öğle yemeği, kızlar sabah kahvaltısı yapıyor. Bir gün önce Mombassa gecelerine aktıklarından oldukça geç kalkmışlar. Madi bu arada bizim Malindi’ye gidişimizi ayarlamak için ortadan kayboldu. Biz kızlarla birkaç saat geyik yaptıktan sonra ve bir daha vedalaştıktan sonra Madi, Madi’nin annesi, bir arkadaşı ve bir arkadaşının eşi bir cipe doluştuk ve tuttuk Malindi’nin yolunu. Yolda Madi, annesi ve diğer elemanlar kat ya da gad denilen bir ot çiğneyip durdular. Böyle bir sürü otu ağızlarına atıyorlar, ağızlarında tavuk boku kadar olduktan sonra yanaklarında tutup tükürükle beraber çiğnemeye devam ediyorlar. Ben de denedim, ama bir numarasını göremedim. Artık kafa mı yapıyor, ayık mı tutuyor bilemedim. Bildiğim bir şey varsa bizden iyi Müslüman olduklarından Allahın adı olan katı ya da gadı (god) ağızlarından düşürmüyorlar.
Mombassa sıcağında 2,5 saat yol gittikten sonra sonunda Malindi’ye varıyoruz. Madi, daha yarım saat yolumuzun olduğunu söylüyor ve ekonomik olur diye matatuyla gidelim diyor. Yalnız matatu gelince matatuyla gitmenin imkânsız olduğunu görüyoruz, çünkü ne bizim için, ne de çantalarımız için o göt kadar Toyota’da yer yok. Madi’ye “parası neyse verelim tuk tuk ile gidelim” deyince o triportörlerden biri geliyor. Madi annesini matatu ile yolladığından üçümüz tır tır bu aletle Madi’nin köyü olan Ngome’ye doğru yola çıkıyoruz. Madi tam bir hiperaktif. Yolda beş on kere duruyoruz. Ya muz alıyor, ya karpuz ya da balık. Yol kenarları İtalyan tatil köyleri ile dolu. Bu bölgeye yoğun bir İtalyan ilgisi var. Sanırım taaa Cenevizliler, Venedikliler döneminden kalan bir ilgi olsa gerek. Hindistan cevizi ağaçlarının arasından, tozlu ve tıngır mıngır bir yolda ilerlerken binmeyi planladığımız matatunun lastiğinin patladığını görüyoruz. Madi’nin annesi de bize dâhil oluyor ve Madi’nin köyü Ngome’ye varıyoruz. Bu köy Müslüman. Varır varmaz etrafımızı onlarca çocuk alıyor ve köyde İngilizce konuşma oranının oldukça düşük olduğunu fark ediyorum. Kenya’da diğer her yerde herkes çatır çatır İngilizce konuşurken burada maalesef pek konuşan yoktu. Artık akşam oluyordu ve biz halen adaya geçememiştik. Madi sağa sola bağıra çağıra hazırlıkları yaparken annesi de bize akşam yemeği olarak iki tane kocaman balık kızarttı. Hayatımda yediğim en güzel balıklardan biriydi. Artık iyice hava kararmış ve bizim kanoyla geçecek bir adamız vardı. Madi, Yakup isminde bir elemanla çıkageldi, öteberiyi, bizi ve çantalarımızı bir kanoya doldurdu ve rüzgârlı okyanusa gece zifiri karanlıkta açıldık. Kanonun pek stabil bir alet değilmiş ve açık denizden esen rüzgâr adaya gidişimizi oldukça zorlaştırıyordu. Açıldıkça mutedil dalgalar kendini oldukça çırpıntılı dalgalara bırakıyor şap şap kanonun içine su doluyordu. Benim korkum devrilmek değil, devrilip pasaport, para, fotoğraf makinesi ne varsa ıslanmasıydı. Neyse yarım saat süren bir kano yolculuğundan sonra adamıza ulaştık ve adada bulunan yerimize yerleştik. İki saat kadar sonra Madi de geldi ve bize yiyecek, döşek, cibinlik falan getirdi. Ada efil efil esmesine rağmen kesinlikle üşümüyorduk. O gece çardağın altındaki yatağımızda mışıl mışıl uyuduk, hava rüzgârlı olduğu için de hiç sivrisinek sıkıntısı çekmedik. Ertesi sabah uyandığımızda muz, ananas, mango, passion fruit gibi meyveler ve Yakup’un yaptığı omletle bir kahvaltı yaptık. Adada sadece üçümüz olması gerekirken o gece gel-git olayını hesaba katamamış Somalili bir tekne karaya oturmuş, teknelerinin yelkeni ve omurgası kırılmış ve göt kadar olan tekneden yirmiye yakın Somalili inmişti. Onlar da adanın diğer ucunda şaşkın şaşkın etrafa bakınıyorlardı.
Öğle sıcağı basmadan Başak ile bir denize girip serinledik. Zaten öğleden sonra deniz sidik gibi oluyor, hatta denizin sidik gibi olması gece yarısına kadar devam ediyor. Gel git olayından dolayı da deniz nereden baksan bir 200 metre çekilip geri geliyordu. Sabah denizinden sonra ise gölgede gebeşmek için kampımıza geri döndük, kâh hamakta uyuyarak kâh kitap okuyarak akşamüstünü bekledik. Akşam hava serinleyince bu sefer mangrov ağaçlarıyla kaplı adanın öbür tarafına yürüyüp denize girmeye karar verdik. Hint okyanusunda gün batımını da izlemiş olduk böylece. Bu arada Kenya Sahil Güvenliği gelip Somalili kazazedelerin hepsini toplayıp götürdü. Parçalanmış tekneleri ve karaya çıkardıkları çuval çuval yükleri kumsalda kaldı. Kampa döndüğümüzde hava kararmış ve Madi dönmüştü. Hem de annesinin yapmış olduğu pilav ve kalamarlı, Hindistan cevizi yağlı soslu makarna ile. Onları bir güzel yedikten sonra fenerimizi yaktık, Türkiye’den getirdiğim rakımızı açtık, ben, Yakup, Başak demlenmeye başladık. Burada esrara kanja diyorlar ve kullanımı çok yaygın. Bulunması çok kolay. Arada Yakup ot sarıyor, ıslak kuru karıştırıyoruz. Gece okyanustan inanılmaz güzel bir rüzgâr esiyor. Burada Başak ile evli olduğumuzu söylemek zorunda kaldık, çünkü bırakın cinsiyeti farklı olan iki arkadaşın beraber tatile çıkmasını, evliyiz dedikten sonra neden çocuğumuz olmadığını bile anlatamadık. “Çünkü henüz istemiyoruz” demenin anlamını bile bilmiyorlar. Benim tenasül uzvumun işlevselliğinden şüphe duymaya başlayan Kenyalı Müslüman abilerim köpekbalığı yüzgecinden, tosbağa yumurtasına, gergedan taşağından, timsah kalbine bir sürü diyet önerdiler. Bunları yaparsam iki kere bile yapsak beş çocuk garantiymiş. Bir de orada İslam’dan anlaşılan vahabi geleneği olduğu ve biz de o geleneğin dışında olduğumuz için Müslüman bir ülke olan Türkiye’den geldiğimize inandırmak için Din kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinde öğretilen surelerden birer potpuri yapmak zorunda kaldık. Bir de bu ders kaldırılsın deniyor. Ne güzel Kenyalı Müslüman kardeşimizle iletişim kurabiliyoruz. Neyin sayesinde? Genelde ülkemizde müdür ya da müdür yardımcısının girdiği Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi sayesinde. Bizim her Sivas Suşehrili herkesi pezevenk sandığımız gibi Kenyalılar da her Türk’ü Arap sanıyor. O da en azından Türk ve Türkiye kelimeleriyle ilgili bir malumatları varsa. Çoğu için bu kelimeler ilk defa hayatlarında bir muhabbete konu olmuş bizimle karşılaşan dek. Baktık hem “Müslümanız” diyoruz, hem mundar ve müskiratlı faaliyetlerde bulunuyoruz, en sonunda biz de kâfirliği ele aldık ve Hıristiyanız moduna geçtik ve rahatladık. Oh Müslüman olmak ne zor şeymiş anasını satayım.
Adada üçüncü günümüzde yine Yakup’un hazırladığı sütlü çaylı, omletli, kızarmış ekmekli, tropikal meyveli kahvaltıyı yapıp sabah denizimize girmeye bu sefer adanın diğer tarafına gittik. Sabah sabah su oldukça serindi. Öğleye doğru yine Madi’nin annesinin yapmış olduğu balık, pilav ve tatlı patates çorbası geldi. Biz ayrılıyorduk adadan ve iki Fransız kız ve bir de İngiliz çocuk adaya geliyordu. Kanoyla tekrar Ngome’ye, oradan motosikletler ve matatularla Malindi’ye geçtik. Madi’ye teşekkür edip, Malindi kıyısında bir İtalyan restoranında birer bira içip Vasco De Gama’nın gelip sahile diktiği işaret taşlarını izleyerek okyanusu seyrettik. Sonra amortisör koymayı unuttukları bir otobüsle tekrar Mombassa’ya döndük ve burada bizi ağırlayacak olan couchsurfingten arkadaşımız Winnie ile buluştuk. Bizi alıp hemen evine götürdü. Evde Fatima isminde oğluna bakan bir bakıcı ve 10 aylık oğlu Jimmy vardı. Tesadüfen o da Kisumu’lu ve Luo kabilesinden çıktı. Bize gelir gelmez tok olmamıza rağmen hemen balık ve pirinç pilavından oluşan bir yemek hazırladı ve yedirdi. 26 yaşında olan bu kız hem çok zeki, hem çok konuşkan, hem de her şeyin farkında biriydi. Kendisi turizm sektöründe çalışıyor, fakat o dönem düşük sezon olduğu için yıllık iznini kullanıyordu. Ertesi gün bir işi olmadığını ve bize katılabileceğini söyleyince çok sevindik. Oldukça yorgun olduğum için bunaltıcı sıcağa ve sivrisineklere rağmen deliksiz bir uyku çektim.
Sabah hep beraber çıktık ve üç matatu değiştirerek Mombassa’nın güneyinde bulunan meşhur Diana plajına gittik. Mombassa aslında bir ada ve köprülerle hep anakaraya bağlanmış. Doğu Afrika’nın doğal limanlarında biri olduğu için de yüzyıllarca Araplar, Portekizliler, İtalyanlar ve son olarak İngilizlerin uğrak ve sömürü noktası olmuş. Diana plajında sıcaktan dolayı Hindistan cevizi ağacı gölgesinde bir restoran bulup çöktük. Hava serinleyene kadar Winnie ile sohbet edip, paso yiyip içtik. Hava serinleyince altı cam olan teknelerle mercan resiflerine gidip hem balıkları izlek, hem de yüzdük. Akşam olurken yine Mombassa kalabalığında üç matatu değiştirerek eve geri döndük. Eve giderken manavımsı bir şeyde durup bir sürü tropikal meyve aldık. 80 kuruş gibi bir paraya kocaman ananas alınabiliyor Kenya’da arkadaşlar. Nereden baksanız 2 kilo daha tropikal meyve aldık ve hepsine toplam 4 lira civarında bir para ödedik.
Son günümüzde ise bu sefer Winnie’nin evine daha yakın olan Bamburi plajına gitmeye karar verdik. Biraz da geç kalktığımızdan üç matatu değiştirip yine güney plajlarına gitmek içimizden gelmedi. Matatudan inip zenci bir kardeşimize yol sorarken İtalyan bir amca gelip yardımcı oldu. Mzungu dayanışması. Bizi Avrupalı saymayan Avrupalıların bir başka “diğer” -ki bunlar siyah Kenyalılar- olduğu zaman bizleri nasıl bağırlarına basmalarına defalarca şahit olduk oradayken. Amcam yolu tarif ettikten sonra” Roberto’nun Yeri var oraya gidin” dedi. Biz de teşekkür edip yolu ele aldık. Plaja vardığımızda ter içinde ve bunalmış halde kendimizi Roberto’nun Yeri’ne attık. Karşılıklı iki adet bambu kanepe görüp Olimpos’ta çardak altına malak gibi yayılıp ballı çikolatalı gözleme eşliğinde bira içen Cihangir gençliği gibi biz de yayıldık kanepelere. Ben buz gibi bir Tusker bira söyledim. Soluklandıktan sonra başladık soyunmaya ve bira üzerine bira, mojito üzerine mojito içip gebeşmeye. Öğleyin de süper bir İtalyan pizzası söyledik. Başak birkaç saat uyudu bile. Burası Kenya’da duyduğumuz en kaliteli müziği çalan yerdi ve gayet de hoş bir müesseseydi. Nerden baksan akşama kadar 10 bira 5 mojito falan içmişimdir. Hava serinleyince eşyalarımızı bırakıp plajda yürümeye başladık. Plaj boyunca ahşap hatıralık eşya satıcıları ile pazarlık ede ede yürüdük. Mzungu olduğumuz için mi artık nedir reputasyonumuz süperdi. “Paramızı restoranda bıraktık, birazdan gelip alırız” dememize rağmen aldığımız her şeyi koltuğumuzun altına sıkıştırıp gönderdiler bizi. Para vermeden gitsek giderdik yani. Söz verdiğimiz üzere ben dönüp cüzdanımı alıp bir bir hepsini ödedim. Akşam olmasına rağmen mekân o kadar hoşumuza gitti ki bir türlü ayrılamadık. Güneş batarken birer mojito daha söyleyip Winnie’yi akşam yemeğine oraya davet etmeye karar verdik. Hem kıza da böylelikle teşekkür etmiş olacaktık. Winnie geldi ve Kenya seyahatim boyunca yediğim en güzel bifteklerden birini yedim. Uzun uzun muhabbet edip gece saat 10.00 gibi eve döndük. Sabah saat 11.00’den akşam saat 9.30’a kadar hiç durmadan yemiş, içmiş, bira, mojito, margarita ne bulmuşsak götürmüştük. Ödediğimiz para ise bizim paramızla 100 TL değildi.
Ertesi sabah Winnie ve Fatima ‘ya teşekkür edip, küçük Jimmy’yi de öptükten sonra Mombassa şehir merkezine döndük. Winnie de başka işleri nedeniyle bize şehre kadar eşlik etti. Daha sonra bir tuk tuka atladı, Mombassa’ya geldiğimiz günkü otelin restoranına gidip güzel bir kahvaltı yaptık. Daha sonra oradan bir rehber çocuk ayarlayıp old town, spice market falan tarihi Mombassa şehrini gezdik. O gün Cuma olduğu için millet koştur koştur Cuma namazına yetişmeye çalışıyordu. Mombassa’da yapılan ilk evi, Portekizliler tarafından inşa edilen Fort Jesus’ı, eski Mombasa limanını, Vasco De Gama’nın Mombassa liman girişini işaretlediği dev taşları görüp, hediyelik eşya satan bir dükkâna girdik. Başak bir şeyler için pazarlık ederken içeri bir adam girdi ve “selamün aleyküm” dedi. “Selamün aleyküm” derken Arapça’da bir Türk aksanımız olduğunu orada öğrendim.
-Merhaba abi, Türksün galiba?
-Vay kardeşim, nereden anladın?
-Selamün aleyküm deyişinden.
-Hayırdır, nereden böyle?
-Hiç geziyoruz Kenya’yı. Turistik faaliyet. Sen?
-Ben de Tanzanya’da yaşıyorum. Dar Es Salam’da dönerci açtım.
-Tanzanya ne iş abi?
-Ankaralıyım ben. Besicilik yapıyordum. Kafamı bozdular Türkiye’de. Haritada koydum parmağı. Tanzanya. Bir senedir oradayım, birkaç aydır da restoran açtım işte, işleri yerine koymaya çalışıyoruz. Büyük elçiliğimiz de açıldı orada. Bakalım kısmet.
-Hayırlısı olsun abi. Geliriz inşallah.
-Beklerim her zaman.
Şehir turumuz sona erince restorana döndük. Birkaç bira daha içip o gün bizi hava alanından getiren taksiciyi aradım. Adam yine aynı fiyattan bizi hava alanına götürdü. Yine ufak uçağımız ve tükenmez kalemle doldurulmuş biniş kartımızla Mombassa’dan Nairobi’ye döndük. İstanbul uçağımızın kalkmasına daha 8 saat vardı. Eşyalarımızı emanete verdik. Bir taksiciyle pazarlık ettik ve village markete yemek yemeye ve bira içmeye gittik. Nairobi sanırım Kenya’nın en serin yeri. Ben şort ve tişört gidince oldukça üşüdüm. Zaten açık hava. Cuma gecesi de olduğu için her yer cıvıl cıvıldı. Burası beyazların ve zengin siyahların takıldığı bir yer. Burada Kenya’da gördüğüm en güzel kızı gördüm. Sanırım kızda biraz Hint bulaşığı da vardı. Değişik bir havası vardı. Zenciydi, ama saçları düzdü. Ben harika bir biftek yedim, Başak ise güzel bir balık. Başak’a Kenya’da son Tusker biralarımı ısmarlattım ve fark ettim ben kızı kendime bira ısmarlatmak için götürmüşüm Kenya’ya. Gece saat 01.30 gibi hava alanına geldiğimiz taksiyle döndük. Uçağımıza sabaha karşı saat 04.00’te olduğu için matı serip bir yerlerde uyumaya çalıştıysak da olmadı. Check-in yaptıktan sonra yine bir sürü Alman ve İskandinav’ın dolu olduğu THY uçağımıza bindik. Gün ağarırken Nil vadisini, Kahire’yi, İskenderiye’yi, Akdeniz’i ve Antalya’yı, Burdur’u seyrederek İstanbul’a döndük. Beni karşılamaya Vedat abi ve Gülami gelmişti.
Şimdi gelelim Kenya üzerine tespitlerime. Kenyalıların üç şeyi var. Kiliseleri, camileri ve cep telefonları. Devlet denen şey ise yok. Vatandaşının en doğal ihtiyacı olan su, telefon, yol, kanalizasyon hizmetlerini vermekten aciz bir devlet var. Düzenli verilen tek şey elektrik, çünkü onu bir İngiliz şirketi veriyor. Fakirlik, sefalet, modern kölelik alabildiğine. Nairobi’de evlere devamlı su verilemiyor, Kisumu’da da. Ama her yer su. Çünkü altyapı yok. “Altı saatlik yol boyunca kaç tabela gördün derseniz, beşi geçmez derim. Şehirlerarası anayollara işaret olmadığı için Çamlıca tepeleri kadar kasis koymuşlar. Nairobi başkent ve gece aydınlatma diye bir şey yok. Her yer zifiri karanlık. Adamlar da zaten gündüz feneri gibi olduğu için geceleyin birini seçebilmek mümkün değil. Suç ve soygun çok. Hele mzunguysanız kazıklanmak, soyulmak çok normal bir şey. Her zaman cüzdanınızı, telefonunuzu, çantanızı kollamak zorundasınız. O da ayrı bir stres. Mzungu olan herkesi kazıklamayı bir hak olarak gördükleri için her şeye pazarlık etmek Allahın emri. Keriz olmamak lazım. 1000 KSH denilen şeyi 50 KSH’ye almak mümkün. Yanınızda bir yerel insanın olması her zaman avantajınız. Ama bazen onlara bile kızıyorlar “neden mzunguyu kazıklamama izin vermiyorsun” diye.
Ülke nüfusu 42 milyon. Bir sürü kabile olmakla birlikte en kalabalık kabileler Kikuyu ve Luolar. Yönetim genelde Kikuyuların elinde. Masailer çok az olmalarında rağmen safari turizminden dolayı çok biliniyorlar. Kıyı genelde Müslüman, hem de mal Müslüman. Evde kıçını yıkayacak suyu olmayan ama camisinde jeneratörü, su tankı olan cinsinden. Kalanı Hristiyan. Hem de mal Hristiyan. Pazarları kiliseleri doldurup şeytan çıkartan, yerlerde debelenip “Jesus Jesus” diye ağlayan cinsten.
“Jesus saves, Jesus saves, Jesus saves his money in the bank of Montreal” hristiyanlığı.
Beyaz adam ellerinden her şeylerini almış, “sen pazarları kiliseleri doldur jesus jesus diye türkü çığır” demiş, bunlar da öyle yapmış. Köylerde evlerde ne elektrik, ne su, ne telefon var, ama kilise ve camilerde su tankları, hidrofor ve jeneratörler sayesinde hepsinde mevcut. Müslümanlıkları oldukça bağnaz yazımın Malindi kısmında değindiğim üzere. “Paso pompa yapıp çocuk yapmalıyız, sokaklara salmalıyız, dünyayı ele geçirmeliyiz” anlayışı hâkim. Ne güzel anasını satayım. Zikinin keyfine cihat.
Bugüne kadar gittiğim ülkeler içinde en fazla kadın olan ülkeydi Kenya. Her yer kadın. Müslüman, Hıristiyan fark etmeksizin her kabilede poligami yaygın ve erkekler birden fazla kadınla evlenebiliyorlar. Bu Kenya yasalarınca da meşru. Ülkede bir rivayete göre kadın erkek oranı bire beşmiş, yani her erkeğe beş kadın düşüyor. Beyaz kadın ticaretini duymuştuk, ama siyah kadın ticaretini Kenya’da gördük. Ülkede, özellikle kıyı kesiminde yoğun bir seks turizmi mevcut. Mombassa’da kıçının kılları kadayıf olmuş Avrupalı amcaları genelde Tyra Banks fizikli genç Kenyalı kızlarla, Akrep Nalan kılıklı Avrupalı teyzeleri de yirmili yaşlarında rastalı saçlı genç Kenyalı erkeklerle görüyorsunuz. Bu oldukça kanıksanmış bir durum. Winnie’nin dediğine göreyse beyaz bir erkekle beraber olan her siyah kadına toplumda orospu gözüyle bakılıyormuş.
-Normalde sen beyaz bir erkek olduğun için benim senin yanında çok seksi kıyafetler giyiyor olmam lazımdı, ama öyle değilim ve haliyle insanlar şaşırıyor bunlar ne ayak diye.
Kenya’da her yüz kişiden altısının AIDS olduğu düşünülürse AIDS’in Avrupa ve Amerika’ya nasıl yayıldığı kolayca anlaşılabilir. Biz Başak ile “karı - koca” olduğumuz için ne bana zenci hatun, ne de ona zenci bir lavuk yanaştı. Karşılıklı kısmetlerimizi kapattık anlayacağınız.
Geleneksel yaşayan pek bir kabile kalmamış. O belgesellerde gördüğümüz anadan doğma gezen kabileler falan yok. Yalan onlar. Orta Kenya’da kadın sünneti halen yaygın şekilde uygulanıyormuş. Özellikle Masai, Turkana ve aslen Sudan’dan gelen Luo kabilelerinde. Bir de bizde kim ne olduğunu söylemezse bilemeyiz ya, herifler kimin Luo, kimin Masai, kimin Swahili, kimin Kikuyu, kimin Turkana olduğunu bakıp söyleyebiliyorlar. Ben bakıyorum. Hepsi kapkara Habeş. Meğer bazı fiziksel özelliklerine ve deri rengi pigmentasyonuna göre kimin hangi kabileden olduğu anlaşılabiliyormuş. “Ne mozayiği lan, ne kız alıp vermesi, ne etle tırnağı, mermer mermer” durumu yani. Bir de gördüğümüz en ilginç şeylerden biri albino zencilerdi. Fiziksel özellikleri, yüzleri, kıvırcık saçları her şeyleri zenci, ama ten renkleri, saçı, kirpiği, kaşına varana kadar bir İsveçliden daha sapsarı tipler.
İki büyük kabile Luo ve Kikuyuların arası da pek iyi değilmiş. En son seçimlerde binden fazla kişi ölmüş iç çatışmalar esnasında. Kimin daha iyi hizmet vereceğine göre değil, hangi kabileden olduğuna bakılıyor ve yönetimi ele geçiren adamın da kendi kabilesini kayırması ve yolsuzluk yapması herkes tarafından normal karşılanıyormuş. Çünkü onların adamı yönetime geçtiğinde de aynısı yapacağından mevcut yolsuzluk edene bir şey demiyorlar. Nairobi Üniversitesi kampüsünde “CORRUPTION FREE ZONE – YOLSUZLUK YAPILMAYAN ALAN” gibi bir tabela bile vardı. Bunlara rağmen Kenya Afrika’nın en gelişmiş ülkelerinden biri. Varın gerisini siz düşünün. Ama sırf Masai Mara, Mombasa , Mount Kenya ve gidemediğim bir sürü milli park için Kenya gidilmesi, görülmesi, tecrübe edilmesi gereken bir ülke. Hele 14 gün boyunca parayı saça saça, hiçbir şeyden kısmadan, taksilerden inmeden, tüm turistik aktiviteleri yaparak, en güzel yerlerde en güzel yemekleri yiyerek kişi başı 1200 $ civarı bir para harcadığımız düşünülürse gidin, görün, gezin, gebeşin.
27 Şubat – 13 Mart 2010
Fotoğraflar için: http://picasaweb.google.com/onder.cirik/Kenya