Anasayfa / Seyahat / Konuşan eşek hattından boru hattına Türkiye

Konuşan eşek hattından boru hattına Türkiye

Bir tavuk peşine salmıştık kendimizi Doğu Karadeniz Dağları boyunca aylarca ve de o geçirilen ayların sonunda böyle bir yazı çıktı ortaya. Doğa Derneği’nde çalışınca insan hem çok geziyor, hem de çok öğreniyor. İşte bu yazıda da Doğa Derneği, Birdlife International (Dünya Kuşları Koruma Örgütü), RSPB (Kraliyet Kuşları Koruma Örgütü) tarafından yürütülen, Bakü,Tiflis-Ceyhan Boru Hattı projesi çevresel yatırım programı tarafından desteklenen Dağ Horozu Koruma Projesi kapsamında bu arazi çalışmalarını gerçekleştirdim ve ülkemizin eşsiz yerlerini görme, insanlarını tecrübe etme fırsatı buldum yaklaşık 6 ay boyunca. Bu yazımda Trabzon, Rize, Artvin, Ardahan ve de Kars illerinden bahsedeceğim ve burada öğrendiğim, edindiğim ve tecrübe ettiğim bilgileri sizlere aktaracağım. İnanın Ankara’da, İstanbul’da, İzmir’de oturmakla bu ülke tanınmıyor, gezmek lazım kardeşim. Ben de 81 ilimizin nerdeyse yarısından fazlasını bitirdim ve Allah ömür de verirse diğer illeri de gidip göreceğim.

Trabzon

Genelde uçakla gidip geldiğim bu şehrin en iyi yanlarından biri hava alanının şehir merkezine yakın olması ve de minibüsle hava alanına gidebiliyor olmanız. Doğu Karadeniz’in Paris’i gibi bir yer. Dağ ile deniz arasına sıkışmış, birbirine geçmiş evler ve caddelerden oluşan bir şehir. Uzun Sokak diye tek yön bir caddesi var tüm piyasa orada ve de onun hemen üst caddesi olan Tanjantta. Baktığınızda büyük bir şehirden çok bir farkı yok. Karadeniz sahilini bitiren Karadeniz sahil yolu bu şehirden geçiyor ve insanların denizle ilişkisinin olabildiği tek yerler Mersin plajı ve de Yomra plajı artık. Onun dışında tüm sahil boyu doldurulup yol yapılmış. Yoldan memnun olanlar kadar olmayanlar da çok. Bazısı diyor ki, “Karadeniz hırçındır, alır öcünü, dinlemez dalga kıran malga kıran”. Ben de şu Karadeniz’i ne bir hırçın, ne de bir çırpıntılı gördüm. 6 ay gittim geldim, hep çarşaf gibiydi Karadeniz. İnsan Mersin’li de olunca hep deniz güneymiş gibi geliyor, ancak yüzünüzü denize dönünce anlıyorsunuz kuzeye baktığınızı.

Yaz aylarında gerçekten çok turist geliyor, hem yabancı, hem de yerli. Bunun için yazın 4-5 ay Trabzon hem gurbetten gelen gurbetçiler hem de gelen turistler yüzünden oldukça kalabalık oluyor. Karadeniz’e komşu ülkeler Gürcistan, Ukrayna, Rusya, Bulgaristan, Moldova gibi açlıktan ağzı kokan ülkeler olunca maalesef ticaret de pek gelişememiş, oysa Trabzon eski dönemlerde deniz ticaretinin en çok yapıldığı şehirlerden biriymiş, malum baharat yolu da burada bitince gemilere yüklenir, gönderilirmiş Avrupa’ya. Hala Doğu Karadeniz dağlarında o eski baharat yolunun yıkıntılarına rastlamak mümkün.

Bölgenin en çok cazibe mekanları yaylaları, Uzungöl ve de Sümela Manastırı. Hemen hemen işim gereği bir çok yaylasına gittim, ama yaylaları Rize yaylaları kadar güzel değil. Hatta dağları aşıp Gümüşhane yaylalarına da aştım, ama dediğim gibi Rize yaylaları kadar güzel değil. Trabzon’da yaylaların yolu iyi. İyi yol demek, çok insan demek, yapılaşma demek. Bu yüzden de yollarının iyiliği ile yaylaların güzelliği ters orantılı. Benim isteğim Karadeniz’de hiçbir yaylanın yolu yapılmasın, düzeltilmesin. O güzelliği görmek isteyen de kırsın kıçını, katlansın o rezilliğe. Kimse kusura bakmasın yollarda kıçımızın salahiyeti için eşsiz Karadeniz yaylalarını, evlerini, kültürünü kaybedemeyiz. Maalesef Trabzon’da çoğu yayla böyle ve de artık çoğu kötü durumda. Karadeniz insanı o yeşil içinde yaşayıp, nasıl o kadar estetik özürlü olur, bunu da anlayabilmiş değilim. Rakım 2000 metre, yer Arpaözü yaylası, bir yanda 300 senelik ahşap birbirine geçme geleneksel Karadeniz yayla evi, diğer yanda ise 5 katlı kırmızı tuğla yarı inşaat içinde oturulan apartman. Rakım 2000 metre, yer yayla, yer gök arazi, sen neden  oraya beton apartman dikersin ya? Hem de 5 katlı? Sordum, nedenmiş biliyormuşsunuz? Gösteriş oluyormuş. Bu da Karadeniz insanının başka bir özelliği biri bir şey yaptığı zaman, iyi ya da kötü fark etmez, daha iyisini (?) başka bir Karadenizli yapmak zorunda. Komşusu 4 katlı apartman çıkarsa yaylaya, sen 5 katlı çıkacaksın.

Uzungöl’ü bilirsiniz. Gitmemişseniz de her yerde o meşhur fotoğrafları olan yeşillik  ormanlar içinde etrafı çayır ve kıyısında da şirin bir köy olan bir yer, değil mi? Nah işte, değil. Uzungöl’ü gördükten sonra o fotoğrafların ben photoshop olduğuna inandım. Bir su birikintisi, etrafı kazılmış deşilmiş, çayırlar sökülmüş, etrafına yol yapılmış, yukarısına ise boktan beton turizm(?) tesisleri ve alabalık çiftlikleri yapılmış. Sonra öğreniyoruz ki meşhur DSİ buraya da el atmış, restorasyon yapıyormuş, gölün etrafını daha sonra yeşillendirip, beton yürüyüş yolları yapacakmış. (bkz. Melih Gökçek zihniyeti) Orası zaten yeşildi ve insanlar oraya beton olmadığı için gidiyordu. Uzungöl bitmiştir, DSİ kına yaksın kıçına. Gerçekten güzellikler görmek istiyorsanız Uzungöl’ünde yaylarına çıkacaksınız daha yukarılara. Maalesef aşağıları bitirmişler. Geçen bahar yanıma tatile gelen Mehmet 98 ve kız arkadaşı Sara ile Uzungöl rezilliğini gördükten sonra orada kalma fikrimizden vazgeçip, direk Rize yaylalarına gitmiştik.

Diğer bir mekan ise Sümela Manastırı. Allah’tan burası milli park ve de korunabilmiş. Manastıra çıkarken dik yamaç her ne kadar insanı oldukça yorsa da, oraya vardığınızdaki o güzellik sizi büyülüyor. İçeride yukarıda bulunan freskler ne kadar korunsa da yan duvarlarda bulunanlar oldukça tahrip edilmiş. İsa’nın, Meryem’in yanında Hüseyin’in, Ali Rıza’nın, Tuğçe’nin, Pınar’ın da freskleri var kömürle, keçeli kalemle çizilmiş. Hasan ile Osman da bir tarihte orada olduklarını taşa duvara yazmışlar. Çoban Hüseyin gelip ateş yakıp ısınmış orada, sürüsünü yatırmış zamanında. Sümela Manastırı okullarda bize öğretilmeyen yakın tarihimize de ışık tuttuğu için tarihi ve kültürel açıdan önemli bir kaynak değer. Burası aynı zamanda Temel tipi Karadeniz insanını ilk gördüğüm yer. Karadenizli amcam freskler zarar gördüğü için flaş kullanarak fotoğraf çekmenin yasak olduğu Sümela manastırında çakatanak çakatanak flaşla fotoğraf çekmektedir. Görevli yanına yaklaşır;

-Beyefendi, burada flaşla fotoğraf çekmek yasak
-O zaman çıkmıyor ki

Temeller var yani Karadeniz’de. Daha sonra daha çok böyle insan ile karşılaştım. İlerleyen satırlarda sıraları geldikçe bahsedeceğim. Karadeniz o kadar sarp ve o kadar çok yağmur alıyor ki, çaydan başka hemen hemen hiçbir şeyin tarımı yapılamıyor. O da Rize ve Artvin’in sahil şeridi boyunca mümkün. Başlıca geçim kaynağı burada çay. Onun dışında turizm gelişmeye başlamış 1990’lardan sonra. Çok ilginçtir yabancı dil bilmeden turizmden para kazanan  insanlar var, tamamen kendi kendilerini yetiştirmişler, turizm ve turizm hizmeti verme konusunda. Hayvancılık ise hemen hemen bitmiş durumda. Yaylalar artık turizm amaçlı kullanılıyor ve de hayvanı olan insanların hayvanları 3-5 başı geçmiyor. Doğu Karadeniz Türkiye’nin en çok göç vermiş bölgelerinden biri. İstanbul başta olmak üzere, İzmir ve Ankara, Almanya ve de Amerika’ya binlerce insan göç etmiş. Yazları bu gurbetçiler tatil için dönüyor ve Karadeniz yaylaları, oraların deyimiyle şenleniyor.

Yöresel mutfakta maalesef pek çeşitlilik yok, çünkü ürün çeşitliliği yok. En meşhur yemekleri karalahana ile muhlama (kuymak). Karalahana sarması çok güzel oluyor, muhlama ise tamamen kolesterol olan tereyağı, mısır unu ve de peynirden yapılan bir karışım. Yapılıp önünüze konduğunda sahanın içinde, insanın içinden çizmeyi çekip içinde yürümek geliyor sahanın. Küçük bir sahanı henüz 3 kişi baş başa verip bitirebilmişliğimiz yok. Diğer güzel yiyeceklerinden biri de tereyağında dere alabalığı. Yanına bir de çoban salata, Allahım yok öyle bir lezzet. Bir de mısır ekmeği varsa, değme keyfine. Yemeklerde kullanılan ana yağ tereyağı. Karadeniz insanı pek çiçek ya da mısır yağını bilmemekte ve kullanmamakta. Bu yüzden her şey acayip derecede kolesterolden ibaret. Bu tabi Karadeniz insanını enterese etmemekte, çünkü insanların yaşadığı yerler o kadar sarp ve o kadar dik yamaçlar ki, insan o kolesterolü evden işe, işten eve giderken yakar. Karadeniz’de el freni çekmeden arabayı bırakabileceğiniz hemen hemen hiçbir yer yok, hatta biz 2*2 metre çadırımızı kurmak için bile bazen dağlarda zor yer buluyorduk. Düşünün bir kere Rize sahil 0 metre, Kaçkar’ın zirvesi 3939 metre ve bu yüksekliğe 35-40 km’lik bir alanda ulaşıyor dağlar, eğim %11.

Rize

Geldik Lazların ve de Hemşinlilerin memleketine. Rize Tanrının aslında insanlığa bir lütfü, dağları, vadileri, denize akan dereleri, yeşilleri ve daha bir çok kaynak değeri ile. Rize merkezi’de aynı Trabzon gibi kıyı şeridine sıkışmış küçücük bir şehir. Şehir denizle dağ arasında bir çizgi halinde uzayıp gidiyor. Çevre yolundan çıkıp şehir merkezine girmek tam bir kabus. Trafik ve de trafik kuralı adına hiçbir şey yok. Yolların nereye ve nasıl gittiği belli değil. Hele bir kavşak var, rivayet o ki bu kavşağa 17 giriş varmış. Ben sadece 8’ini sayabildim. Rize merkez yaylalardaki ve köylerdeki yaşayan insanlara nazaran oldukça tutucu bir yer. Malum Şevki Yılmaz gibi tipler buradan çıkmış. Ama yaylalarda insanlar ise hiç de öyle değil. Şehir merkezinde kadınlar genellikle ninja gibi gezerken, yaylalarda kadınlar günlük yaşamda geleneksel kıyafetleriyle dolaşmakta ve de günlük hayatta en zor işleri o yapmakta. Köylerde çay toplamak, taşımak, çocuklara bakmak hep kadının işi, yaylalarda ise hayvanları hep genç kız çobanlar otlatıyor, hem de bir güzeller sormayın. Anlatacağım ileride…

Rize’de iki ana vadi var. Bunlar İkizdere vadisi ve Fırtına vadisi. İkizdere vadisi yukarıdan gelen Ovit ve de Cimil vadilerinin birleşmesiyle oluşuyor. Yazın Ovit Dağı Doğu Anadolu’ya geçmenin en kolay yolu, fakat kışın rakımı zirvedeki geçitte 2500’lere varan bu yer kardan kapanmakta. Cimil vadisi ise cennetten bir köşe. Bu vadinin sonunda 3 köy var ve bu 3 köye Cimil deniyor. En uçtaki köy ise Başköy. Bu köyde 2 gece geçirdim. İnsanları çok misafirperver ve diğer Rize köylerine bakış çok değişik. Burada kadınlar o geleneksel çizgili etekliklerini, baş örtülerini, bandanalarını, çizgili uzun çoraplarını  giymekte. Nedense tüm genç kızların yüzleri al al ya da bizimle konuştuklarında öyle oluyor. Karadeniz’de gördüğüm en güzel kızı burada gördüm. Bir sabah 05:00 gibi dağ horozu gözlemi yapmaya yaylanın karşısındaki orman güllerinin olduğu yere gidiyordum, yolu sormak için ineklerini otlatan bir genç kızın yanında durdum. O şeffaf baş örtüsü, ince uzun dal gibi vücuduyla ve al al yanaklarıyla o kadar güzel bir kızdı ki hala unutamam. Hatta utancından benle konuşuyor, bir yandan da yere bakarak yürüyordu. Ben de yanında arabayı sürüyordum. Daha sonra Rize’de İkizdere’de yaptığımız Dağ Horozu Şenliğinde bu yaylaya da tüm kuş gözlemci arkadaşlarla gittik ve kızlar bizim kızlarla konuşmuşlar. Bu köy kesinlikle köy dışından biriyle evlenmezmiş. Kızlar İstanbul’da, Ankara’da üniversitede okuyor, ama gelip illa da köyden evleniyormuş. Herifler gen havuzunu çok bozmadığından anlaşılan böyle kızlar var Cimil’de. Cimil vadisi sadece dağ horozu yönünden  değil, dağ keçisi ve de çoğu endemik yüzlerce tür bitki açısından da oldukça önemli. Umudumuz buraların yolları iyileştirilmez ve de bu yaylalar bozulmaz diğerleri gibi.

Rize’deki diğer vadi ise meşhur Fırtına Vadisi. Çamlıhemşin, Ayder, Kavron ve de Kaçkar Dağları milli parkının bulunduğu eşsiz güzel vadi. Her ne kadar aşağıdan yol yapımı nedeniyle kaya alımı yapıldığından ufak ufak yok edilmeye başlansa da, baraj projelerinin her gün birinin getirilip birinin götürüldüğü bu vadi hala güzel diyebiliriz. Buranın meşhur yaylası Ayder ve Karadeniz’de yaylaya kadar asfalt gitmiş tek yerdir. Şu an milli park içinde bir turizm cenneti yaratılmaya çalışılmaktadır bilinçsizce ve de sorumsuzca. Yaz aylarında buraya binlerce turist gelmekte ve çoğu da Ayder’de bir gece kalıp gitmektedir. Ayder bir turizm merkezi olmaktan çok tur acentelerimizce bir gece turistin yatırılacağı ya da bir saat turistin alışveriş için götürüleceği ve de komisyonların alınacağı bir yer olarak görülmektedir. Her ne kadar emekli, ev hanımı turist profili için Ayder cennet sayılsa da diğer turist profilleri için daha yukarılara çıkmak gerekir. Ayder aslında yayla bile değildir, çünkü rakımı 1200-1300 civarında. 2000 rakımdan aşağıdaki yerlere Karadeniz’de pek yayla denmez. Ayder geleneksel olarak Rizelilerin havalar ısındığında ilk çıktığı yermiş, havalar ısındıkça Ayder terk edilir daha da yukarılara Kavron’a, Avusor’a, Çaymakçur’a çıkılırmış atlarla, develerle, ineklerle. Göç birkaç gün sürermiş. Yaylalarda Braveheart filminde gördüğünüz içinde ateş yakılabilen etrafı taş, üzeri dal İskoç klanlarının evleri gibi evler yapılırmış. Şimdi genelde o tür evlerin yıkıntıları var, bazı yerlerde ise hala bu evleri görebilmek mümkün. Ve sandığınız gibi Karadeniz yaylarında pek yaz diye bir olay yok, çünkü gerçekten havalar soğuk orada. Ben bu yazı hep üzerimde polar ve de pantolonla geçirdim, hatta Haziran sonu kar bile düştüğüne tanık oldum. Geceleri yayla evlerinde hem ısınmak, hem de yemek yapmak için soba yakılıyor. Bu temmuz ayında da, ağustos ayında da böyle. Ovit Dağı ve Kaçkarlar’da kar bu aylarda bile erimez. Bu yüzden kaymak çok zevklidir oralara gittiğinizde. Bu bölgede üç büyük zirve var. Bunlar Kaçkar, Kemerli Kaçkar ve de Verçenik zirveleridir. En yükseği Kaçkar zirvesidir ki, yüksekliği 3939 metredir. Diğer zirvelere yürüyerek çıkılamazken, Kaçkar’a yürüyerek çıkabilirsiniz, ama güney yamaçtan. Kuzey buzul ve daha diktir. Diğer iki zirve ise profesyonel dağcılık eğitimi ve de malzemesi gerektirir çıkmak için. Bu dağlar aynı zamanda dünyadaki sayılı trekking rotalarındandır. İnsanlar yazın buraya Trans-Kaçkar yapmak için gelir. Genelde Artvin’in Yusufeli ilçesinin Olgunlar yaylasından başlarlar ve de Kaçkarları aşıp Ayder’e inerler. Bu yürüyüş seçilen rotaya göre genelde 7-10 gün sürer ve tam bir doğa ile baş başa kalmaktır. Kondisyon ya da eşyaları taşımak için katır şarttır. Ayder’de kaplıca önemli bir cazibe noktasıdır, özellikle de yerli turistler için. Gezi rehber kitaplarının da yazdığı gibi “it is hot indeed” dir yani.

Burada halk kendini Laz ve Hemşinli olarak tanımlamaktadır. Lazlar hala kendi aralarında Lazca, Hemşinliler de Hemşince konuşmaktadır. Hemşinliler Erivan radyosunu anlamalarına rağmen kendilerinin Ermeni kökenli olduklarını kabul etmemektedirler. Siz siz olun sakın bir Hemşinli’ye Ermeni kökenli olabileceğini ima etmeyin. Çok kızıyorlar. Bölgede hemşinliler tarafından kullanılan bir çok yerin adı da Ermenice’dir aslında. Örnek vermek gerekirse Kaçkar, Elevit, Tirovit, Palovit, vb. yeni nesil tarafından Lazca çok az konuşulmakla beraber yeni nesilde her ne kadar çok Türkçe kelime kullansalar da bu dili konuşabilmektedir. Bölgedeyken çok az Lazca öğrenebildim. Bu yöredeki kadınlar da hala geleneksel kıyafetlerini giymektedirler. Rengarenk şeffaf tül gibi baş örtüsü, kenarı boncuklu, ve onu da bandana gibi bir şey ile tamamlamaktadırlar. Hemşince ise hiç öğrenemedim, bir kere Hemşinli teyzemin biri bana geldi, bir araba laf söyledi Hemşince, bir tanesini birle anlamadım dediklerinin.

Hemşinlilerin diğer bir özelliği ise tüm dünyada fırıncılık ve de pastacılık konusunda çok başarılılardır. Bir çoğu Bolşevik ihtilali öncesi Moskova’da fırıncılık ve pastacılık yapıyorlarmış, Bolşevik ihtilali hepsinin malları devletleştirilmiş ve dönmüşler Rize’ye ve başka gurbet yollarına bakmışlar. İstanbul’da, İzmir ve Ankara’da Hemşinlilerin fırını, pastanesi ve de patiserisi vardır. Bizim burada Esat caddesinde iki pastane var, ikisi de Hemşinlilerin. Liva ve Palovit.

Karadeniz’in diğer bir ortak özelliği ise okuma-yazma oranının yüksek olması. Bunun başlıca sebeplerinden biri de coğrafya. Coğrafya nedeniyle, her ne kadar Karadeniz insanı çok çalışkan olsa da, tarım yapamamış ve açıkçası tarım toplumu olamamış ve çoğu kurtuluşu okumakta ve gurbette bulmuş. Gurbette yaşayan, sadece yazları gelen ve de orada kalan Karadenizliler arasındaki zihniyet farkı o kadar bariz ki, eğitimin nelere kadir olduğu buradan kolayca anlaşılabilir. Bazen küçücük köylerinden çıkıp okumuş, kariyer yapmış, önemli görevlere gelmiş bu insanları görünce keşke ülkemin her yeri dağ, tepe, sarp, kaya olsaydı diyor insan. İnsana şekil veren en büyük şeyin ne dini, ne milleti ne töresi, ne de geleneği, yaşadığı coğrafya ve de doğa.

Rize’de gördüm Temellerden. Ayder’den Pazar’a iniyorum, altımda araba var. Çamlıhemşin’de biri el kaldır, ben de Pazar’a inecek herhalde diye durdum almak için, camı içtim, “Pazar’a kadar gidiyorum, götüreyim” dedim.

-Yok abi, ben minibüs şoförüyüm. Sen in, ben seni minibüsle götüreyim.

Ben dumur. Diğer bir olay ise gazete okurken petrole yine zam geldiğini öğreniyorum, Ayder’de bir kafede söyleniyorum, “yine zam gelmiş petrole”. Karadenizli bir abim ise son noktayı koyuyor:

-Bana hiç fark etmiyor zam mam valla, ben hep 10 milyonluk alıyorum.

Gülsem mi, yarılsam mı, ağlasam mı bilemedim.

Kaçkar Dağları Milli parkı Türkiye’nin en çok ziyaretçi gelen milli parklarından biri olsa da, Türkiye’nin bence en başıboş milli parkı. Kaç tane milli park görevlisi var biliyor musunuz? Hiç! Herkes istediği gibi, istediği yere bu korunan alanda gidebilir, çöpünü bırakabilir, sıçabilir, yangın çıkarabilir, bitki toplayabilir, ev yapabilir, suları kirletebilir, vb. vb. Türkiye’de kötü yönetim örneklerinden biri daha, daha doğrusu yönetim diye bir şey. Orada gelişen turizm ve de koruma/yok etme orada yaşayan insanların inisiyatifinde olmuş. Kaçkar dağları bu yüzden çöplüğe dönebiliyor, hafta sonu mutlak korunması gereken yerlere insanlar gidip, arabalarının teybini sonuna kadar açıp, çizgili pijama ve atleti çekip, mangal yapabiliyor, rakı içebiliyor, çöplerini bırakabiliyor, yaban hayatını rahatsız edebiliyorlar ve kimse de bir denetim yapmıyor ya da yaptırım uygulamıyor.

Bölgeye gelen turistin %68’i İsrailli. İnançlarından dolayı değil, ama oranın insanları tutumlarından dolayı İsrailli turisti hiç sevmiyor. Gözlemlediğim kadarıyla hakları da var. Her şey için pazarlık ederler (buna ekmek de dahil), kaldıkları yerlere maksimum zararı verirler, hatta hırsızlık bile yaparlar, bitki örnekleri ve de bitki soğanları çalarlar, rehber almazlar, bölgeye en az parayı bırakmak için ellerinden geleni artlarına koymazlar. O kadar barizdi ki profilleri ben artık geyiğini yapıyordum. Bana soruyorlardı dağda, İngilizce konuşabildiğim için;

-What can we do in Yusufeli? (Yusufel’inde ne yapabiliriz?)
-You can bargain (Pazarlık yapabilirsiniz)

İşin aslı söyle. İsrail ordusunun terhis olmuş askerleri için bir rehabilitasyon projesi var. Devlet askere para veriyor, 6 ay git gez, kafanı topla diyor. İsrail ordusunda bildiğiniz üzere erkekler 3 yıl, kızlar 2 yıl askerlik yapıyor. Yeşil, su, dağ, çayır, çiçek nerede var ve neresi ucuz? Doğu Karadeniz. Hepsi atlayıp geliyor Türkiye’ye. Talepler bir dönem o kadar patlamıştı ki THY direk Tel Aviv-Trabzon seferleri koymuştu. İsrail’de ise herhangi bir tanıtım yokmuş İsraillilerden öğrendiğim kadarıyla. Hepsi arkadaşlarından duyup atlamış gelmiş. Genel İsrailli profili böyle olsa da istisnalar var tabi. Ben de iki kelime İbranice öğrenebildim, shalom (selam), şhadhaim(memeler). Kızları da hem çok güzel değil öyle, ben de sandımdı Coupling’de gördüğüm taş gibi İsrailli kız gibi olacak hepsi.

Rize’de görülmesi gereken yerler bence Ovit Dağı, Cimil Vadisi, Çağırankaya yaylası, Yukarı Kavron, Kaçkar, Avusor, Zilkale, Elevit, Palovit, Tirovid, Hazindag yaylaları, Verçenik, Golezena yaylası ve Altıparmak zirvesi derim ben.

Artvin

Aslında eskiden Artvin diye bir il adı yokmuş, eski haritalarda Artvin’in adı Çoruh’tur ve adını da coşkun akan Çoruh nehrinden alırmış. Çoruh vilayeti denirmiş buraya. Daha sonra Artvin vilayet merkezi olunca adı Artvin olarak değişmiş. Yusufeli hariç tüm ilçeleri ve merkez Karadeniz karakteristiği gösterir. Oldukça yeşil ve güzel bir şehir olmasına rağmen ben Artvin’in merkezini pek sevmem. Dağın yamacına bir şehir koymuşlar. En alt mahallesi ile en üst mahallesi arasında herhalde bir 600 m rakım farkı vardır. Çoruh kenarından başlar şehir. Ardeşen ve Hopa Karadeniz kenarında olan geneli Laz olan ilçeleridir. Borçka ve de Şavşat ise Gürcü. Bugün aslında güzel ve yeşil Artvin’in çoğu, en önemlisi de Çoruh nehri yok edilmiştir. Bugüne kadar Çoruh nehri üzerine 8 baraj yapılmış ve daha da yapılmak istenmektedir. En sonuncusu olan Yusufeli Barajı Danıştay kararı ile şu an için geçici olarak durdurulmuş durumdadır. Çoruh artık sadece Yusufeli’nde coşkun akmaktadır, diğer yerlerde ise defalarca tutulup tutulup bırakıldığı için maalesef bir göle dönüşmüştür. Yusufeli kurtulursa Çoruh’tan bir şeyler kalacak demektir, eğer orada giderse Çoruh nehri diye bir şeyden söz etmek mümkün olmayacaktır. Bu baraj belki kısa vadede elektrik üretecek, ama uzun vadede kaybettiklerimiz ne olacak? Orada yaşayan insanlar, evleri, köyleri, şehirleri, Çoruh’un zeytin bile yetişen mikro klima iklimi, oranın doğası, canlıları, bin bir çeşit endemik bitki türü ve daha niceleri. Sandığınız gibi bu barajlarda öyle ahım şahım bir elektrik üretmiyor, örneğin Yusufeli Barajı yapılırsa karşılayacağı ihtiyaç Türkiye’nin binde 5’i, barajın ömrü 50-70 yıl, torunlarımız sazan atıp tutacak yani 70 yıl sonra, başka da bir boka yaramayacak bu baraj. Peki neleri kaybedeceğiz yapılırsa? Yusufeli’yi ve de 4 köyünü, oranın eşsiz doğasını, bitki türlerini ve hayvanlarını, dünyanın en iyi 3. rafting parkurunu, 8 ve 9. yüzyıllardan kalan Gürcü kiliselerini yok olacak, bölgede insanlar göç ettirilecek, yollar yeniden yapılacak. Bunun bütçelenen maliyeti ise arkadaşlar 876 milyon $. Ama şu bir gerçektir ki her zaman baraj inşaatları bütçelenenin üzerinde tutar. Bu da tabi vatandaşın vergileriyle ödenecek. Yusufeli’yi ve insanlarını tanısanız ve birkaç gün bu şirin ilçede geçirseniz mümkün değil buna yüreğiniz el vermez. Yusufelililer şu an baraj istemiyor ve direniyorlar. Danıştaya açtıkları davayı da o kadar iyi gerekçelendirmişler ki Danıştay bakanlar kurulu kararını iptal kararı aldı. Adamlar dava dosyasında resmen fizibilite yapıp barajın getirecekleri ve de götüreceklerini karşılaştırmışlar ve de bunun kamu yararına hiç de feasible bir proje olmadığını ispatlamışlar. Zaten projenin ÇED (Çevre Etki Değerlendirme) raporu da yok. Ama burası Türkiye, tehlike henüz geçmiş değil. Önemli olan projeye kredi verecek İsviçre ve Japon bankalarını uyandırmak ve onları projenin ÇEDsiz yapıldığı konusunda bilgilendirmek. İnşaatı yapacak firmalar danışmanlık firmalarını göndermiş salak salak anketler bile yaptırıyor bölgede. Tabi anketler malum. Anketlerde “baraj yapılsın mı, yapılmasın mı?” sorusu yok, ama Yusufeli’nin yeni yeri neresi olsun?” sorusu var, bunun yanında “haftada kaç kilo fasulye yiyorsunuz, kaç kilo sıçıyorsunuz” tarzı sorular da mevcut.

Yusufeli Barhal çayı ile Çoruh’un buluştuğu yere kurulmuş nüfusunun çoğu gurbette yaşayan 6000 nüfuslu küçük bir ilçe. O kadar güzel, şirin ve sakin ki 1950’li yıllardan beri ilçe olmasına rağmen geçen seneye kadar ilçede polis teşkilatı yokmuş. Çünkü hiç vukuat olmuyormuş ve de ilçede hapishane boş olduğu için kapatılmış. Burası Türkmen, Ermeni ve de Gürcü yerleşimiymiş eskiden. Köylerin çoğu halen Ermenice ve de Gürcüce isimleri ile anılıyor. İnsanlar döneri burada sabah kahvaltıda yiyor ve çok ilginçtir öğle yemeğinde lokantaya gittiğinizde döner kalmamış oluyor. Diğer Karadeniz ilçelerinde insanlar saat akşam 8 dedi mi kapanırken evlere, Yusufeli’nde gece 2-3’lere kadar yazın ortalıklarda, çay bahçelerinde, Barhal çayı kenarında, yol boylarında insanlar oluyor. Yazın hemen hemen her gece düğün oluyor ve tulum düğünlerin vazgeçilmezi. Karadeniz’de sahil kemençe, dağlık kesimler ise tulumu benimsemiş çalgı olarak. Tulum İskoç gaydasının biraz daha ilkeli, tulumda 5 perde varken, gaydada 8 perde var. Valla ben çalmaya çalıştım, ama bir yerlerime yırtmama rağmen “gıııyyyy” diye bir sesi ancak çıkarabildim. Sağlam nefes isteyen bir alet.

Yusufeli’nin dağlık kesimi eski Gürcü ve Ermeni yerleşimleri. Her ne kadar Ermenilerden pek bir şey kalmadıysa da Türkiye’de gördüğüm en güzel kiliseler olan Gürcü kiliseleri ve de şapelleri bu bölgede günümüze kadar gelebilmiş. Bu kiliseler 8. ve 9. yüzyıllardan kalma kiliseler ve de inanılmaz güzeller. Kimisi camiye çevrilmiş ve de iyi korunmuş, ama cami yapılamayanların ise maalesef freskleri ve de içerideki yazıları tahrip edilmiş, defineciler tarafından kiliselerin içleri kazılmış. Ama yine de çoğu iyi durumda sayılır. Yusufeli aynı zamanda oldukça turistik bir yer, çünkü burası hem dünyanın en iyi üçüncü rafting parkuru, hem de Kaçkar Dağlarına zirve tırmanışının başladığı yer. Kaçkar’a doğru Barhal, Yaylalar ve de Olgunlar yerleşimi var. Bu bölgeye eskiden Livane derlermiş. Hatta Zülfü Livaneli’de buralıdır ve hatta İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş da Barhal’lıdır. Kaçkarların eteğine gitmek için yaklaşık 70 km yolu çok kötü bu vadiden geçmek zorundasınız. Ama manzara ve de Barhal çayı o kadar güzel ki, hem izlemeye doyamıyorsunuz, hem de size yolun uzunluğunu ve de kötülüğünü unutturuyor. Bu yolda genelde ölümsüz çok kaza oluyor, çok dikkatli gitmek lazım. Yol çok dar olduğu için virajlarda hızlı giden araçlar kafa kafaya çarpışıyor, ben iki kere bu tehlikeyi atlattım. Frenleriniz iyi ve de dikkatli kullanırsanız çok da sorun olan bir şey değil. Önce Barhal’a varıyorsunuz, yeşillikler içinde Barhal çayının kenarında biri iki tane küçük pansiyon var. Burada Barhal kilisesi ve de şapeli görülebilir. Daha sonra ise Yaylalar’a (Hevek) hareket ediyorsunuz. Artık orman sınırının bitip alpin çayırlarının başladığı yer Yaylalar. Daha sonra ise yolun bittiği yere Olgunlar’a geliyorsunuz. Burada 4 adet pansiyon var ve sezonda dağcılar ve turistlerle dolu. İşte bu konta Kaçkar’a çıkmaya başladığınız yer. Buradan sonra araç yolu yok, patikalardan ta Kaçkar’ın zirvesine (3939 m) kadar yürüye yürüye, buzul da olmadığından güney yamaçta, çıkabiliyorsunuz. Yüksek rakıma dikkat, dağ hastalığına yakalanabilirsiniz. Tedavi basit, hemen aşağıya inmek.

Daha önce de dediğim gibi rafting ise önemli diğer etkinlik. İlkbahar’da Barhal çayında, yazın ve güzün ise Çoruh nehrinde yapılıyor. Aynı zamanda kanoda yapılan sporlar arasında. 1993’te dünya rafting şampiyonası Yusufeli’nde yapıldıktan sonra burası meşhur olmuş ve de tursitlerin akınına uğramış. Yalnız öyle herkes yapamaz diye düşünüyorum ben. Çünkü Köprülü Kanyon’daki gibi aheste aheste akmıyor nehir. Coşkun ve de tehlikeli. Bu rafting yapılan nehirlerin dereceleri oluyormuş 1’den 6’ya. 1 en zor, 6 en kolay. Köprülü kanyon 6, Çoruh nehri 3 mesela. Anlatılana göre de bayağı bir insan boğulmuş ya da başını kayalara vurup ölmüş bu nehirde. Belki yaz aylarında nehrin suyunun çok coşkun olmadığı dönemlerde amatörce yapılabilir, ama ben kesinlikle bahar aylarında bu işi ne Barhal çayında ne de Çoruh nehrinde yapmam. Bu yüzden buraya gelen turist profili biraz değişik. Turistler hep münferit şekilde gelen, acente, tur olmayan ve de gittiği yerde konfor açısından pek bir beklentisi olmayan turist. Sadece duş alabilsin turiste yetiyor. Rize tarafında İsrailli turist çok olsa da, burada Avrupalı turistler daha fazla. Örneğin Cemil amcamın pansiyonunda adam gibi ne yatak var, ne de yemek. Adam turistleri çardakta yatırıyor bahçede, biraları var, duşları var, mutfakları var ve de turistler hayatlarından o kadar memnun ki, inanamazsınız.

Diğer ilçelerinde Ardeşen ve Hopa sahil kenarında olup genelde nüfusu Laz’dır. Buralarda korkunç bir Kazım Koyuncu çılgınlığı var, öldüğünde ben oralardaydım ve yediden yetmişe herkes ağlıyordu. Bir gerçek var ki Karadeniz’de kanserden ölenlerin sayısı her geçen gün artıyor. Ben bölgedeyken genç yaşta çeşitli kanserlerden ölen insan duydum ki bu artık şarkılara, türkülere söz olan bir durum. En son duydum ki Zonguldak milletvekili meclise Karadeniz’deki kanser vakalarının araştırılması için bir komisyon kurulması teklifinde bulunmuş. Acayip neşeli insanlar aslında? Kemençe ya da tulum duyulduğu anda saatlerce horon tepebiliyorlar. Ben şahit oldum 2,5-3 saat tepenleri var kızlı erkekli.

Ardeşen ve Hopa’da atmacacılık çok yaygın bir gelenek. Bu bölge dünyanın en önemli yırtıcı göç yollarından biri olduğu için buranın insanları sonbahar aylarında atmaca yakalarlar, bu atmacaları eğitirler, bu atmacalarla bıldırcın avlarlar ya da hava olsun diye kollarının üzerinde gezdirirler. Çoğu göç dönemi sonuna doğru atmacayı tekrar doğaya salar. Burada önemli olan en gösterişli, en güzel ve de en iyi av yapan atmacayı yakalamaktır. Eğer atmaca iyi av yapıyorsa kışlatılıp gelecek seneye kadar da tutulabilir. Ağustos sonu ve de Eylül başı atmaca yakalama zamanıdır bu bölgede.

Borçka ise halkı tamamen Gürcü olan bir ilçe. Borçka’da da görülecek yer Camili ya da Maçahel. Türkiye’nin il biyosfer rezervi. Bu bölge Gürcistan sınırında yer almakta ve 5 vadinin buluşmasıyla Gürcistan’da denize oluşan büyükçe bir vadi. İsmi de bu yüzden Maçahel, Gürcüce beş el demek. Sovyetlerle yapılan Gümrü antlaşmasında bu bölgede yaşayan halk referanduma tabi tutulmuş ve bu vadideki 18 Gürcü köyünden 12’si Sovyet Rusya’ya, 6’sı ise Türkiye’ye bağlanmak istemiş. Çok ilginç, ama bu köyler hep birbirleriyle akraba ve ana dilleri Gürcüce, bu taraftaki 6 köy Müslüman, öteki taraftaki 12 köy ise Hıristiyan. Valla bu 6 köy bize bağlanmak istemeselermiş, dünyanın biyo-çeşitliliği ve de doğal güzellikleri en çok vadilerinden birini Gürcistan’a kaptıracakmışız. Buraya aynı zamanda Mehmet 98, kız arkadaşı Sara ve de onun üniversiteden arkadaşı Tiffany ile gidip Hasan Abi’nin pansiyonunda ailesiyle kalmıştık. Amerika’da aynı üniversitede okumuş iki Amerikalı’nın Türkiye’de Ayder yaylasında buluşma ihtimali kaçtır? Hiç hesaplamadım, ama Sara ve Tiffany tesadüfen Ayder’de karşılaştılar işte. Hasan Abi çok bilgili ve de misafirperver bir insan. Eşi ise harika Gürcü yemekleri yapıyor, hele bir yemekleri var Gürcülerin silor isminde, bu yemek yapılış şekline göre hem börek, hem çörek, hem de tatlı olabiliyor. Maçahel’e giderseniz, şelaleyi de görmeden gelmeyin. Ha bir de Maçahel’in süper Kafkas balı var, ondan tadın. Maçahel’e öyle ulaşmak kolay değil. Buraya kışın ulaşmak çok zor , çünkü yaklaşık 1900 rakımlı bir boğazdan geçip vadiye inmeniz gerekiyor ve de yolu oldukça kötü. Bırakın kötü kalsın. Normal hava koşullarından bu yol Borçka’dan yaklaşık 2,5 saat. Malum 1900 rakımda kışın metrelerce kar oluyor ve bu kar yaklaşık 8 ay orada kalıyor. Biz Mehmet 98’lerle Mayıs ayında gitmemize rağmen giderken de gelirken geçide çığ düşmüştü ve ikisinde de şans eseri önümüzde kazma ve küreği olan minibüsler vardı çığı kürüyüp yolu açacak. İşte bu yüzden Maçahel kışın çok acil durumlarda hastasını Gürcistan üzerinden Batum’a, oradan da Sarp sınır kapısından Hopa’ya hastaneye getirebilmektedir ve bu bölgede yaşayan insanların böyle pasaportsuz gidebilme gibi kış aylarında bir ayrıcalığı var.

Ardahan

Artık iç kesimlere doğru geliyoruz. Eskiden Kars’ın bir ilçesi olan, sonra ise il olan Ardahan’a. Artık burada Karadeniz iklimi bitiyor ve karasal iklim başlıyor. Her yer uçsuz bucaksız çayırlarla dolu. İlin güneyinde ise meşhur Yalnızçam dağları ve de ormanları mevcut. Burada halk kendisini 3 ayrı kategoride gruplandırıyor, bunlar Azeri, Kürt ve terakeme. Terakeme ne demek bilmiyorum, ama herhalde Türk olsa gerek. Ardahan ve Kars illerinde Kürt nüfusu az, olan  da zaten sonradan bölgeye göç ederek gelenler. İnsanların başlıca geçim kaynağı olmayan hayvancılık, artık orada da hayvancılık bitmiş durumda. Karadeniz illeri gibi buranın da nüfusunun yarısından fazlası gurbette. Misal Ardahan’ın Posof ilçesinin yarısı Bursa-İnegöl’e göç etmiş, hatta İnegöl-Posof şenlikleri bile var. Kalan nüfusunun çoğu ise Fransa, Belçika, Hollanda ve de Almanya’ya göç etmiş. 1960’lı yıllardan beri oralarda yaşıyor.

Posof aynı zamanda Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattı’nın ülkemize giriş yaptığı yer, yakında buz Hazar Denizi’nin diplerinden doğal gaz getirecek olan Şahdeniz Boru Hattı da buradan ülkemize giriş yapacak. Bu bölgelerde boru hattı inşaatı ve de şantiyelerinin olması da bölgeye oldukça ekonomik katkıda bulunmuş görünüyor. Ayrıca BTC’nin toplumsal yatırım programlarıyla da çeşitli kalkınma, alt yapı ve eğitim projeleri de bölgede etkili olmuşa benziyor.

Ardahan beyaz kadın ticaretinin yoğun olarak yapıldığı illerden biri. Yıllık 5 milyon $ gibi bir para bu işe yatırılıyormuş. Ardahan gibi küçücük il merkezinde belki 15 tane otel var, ama tabi konaklama amaçlı değil. Biz gittiğimizde de bu otellerde kaldık, tecrübelerimiz:

-Soğuk oluyor, kalorifer çalıştırmıyorlar
-Tek kişilik yatak olan oda yok ya da çok az
-Süreyya (erkek) ile gittiğimizde önce ikimize ayrı iki oda anahtarı veriyorlar, aynı odada kalacağımızı söyleyince tuhaf tuhaf yüzümüze bakıyorlar
-“Battaniye lazım mı?” demek, “bayan istiyor musunuz?” demek, şimdi anladım biz battaniyesiz(?) yattığımızdan üşüyoruz
-Her ne kadar gece otel dolu olsa da, sabah kahvaltıda sadece biz ve bayanlar oluyor, kimse sabahı etmiyor otelde. Aile babaları evlerine dönüp sabahı karılarının koynunda ediyorlar.

Hatunların çoğu Moldovalı, Rus, Kırgız ve Gürcü. İşte yurdum insanı ineği, koyunu satıp geliyor karılarla yiyor, bir de o kadar dangalakça yiyor ki, gülmekten ölürsünüz. Şimdi oraya gelme niyetin belli, iş tutmak. Ama bizimkiler ne yapıyor masa kurduruyorlar, eğlence, karılarla fingirdeşme derken dünya hesap ödüyorlar, ayık da kalabilirlerse odaya çıkıp iş tutuyorlar.

1-Sen bir sığır çobanısın
2-Karı atom mühendisi bile olabilir
3-Karıların Türkçe’si çok kötü
4-Saatlerce birbirlerinin dilini bilmeyen bir sığır çobanı ve atom mühendisi masada ne konuşur?

Orada BTC’de çalışan bir arkadaşımız bizi sırf gülelim, eğlenelim diye Posof’da bizi pavyona götürdü.

1-Pavyonun adı Anadolu
2-Bu pavyonda bira 3 YTL
3-En genç sermaye annemden 10 yaş büyük
4-1980’ler diskolarında ya da düğün salonlarında tavanda bulunan dönen toplardan var
5-Mekanda benim hiç bir yerde görmediğim Atatürk resimleri asılı duvarlarda
6-Ortamda bir org ve org çalmayı bilmeyen bir piyanist şantör var. Orgun hafızasından çeşitli pop parçaları çalıyor, buna orada disko deniyor, bu müzik eşliğinde kalkıp annemden 10 yaş büyük sermaye ile dans etmeye ise disko yapmak deniyor

Bir biradan fazla duramadık, çünkü gülmekten karnımıza kramplar giriyordu ve de oradaki insanlara hem ayıp oluyor, hem de kahkahalarımız onları rahatsız ediyordu. Ama bence herkesin tecrübe etmesi gereken bir durum. Heriflerin kıllanmayacağını bilsek, fotoğraf çekecektik mekanda yüzlerce. Özellikle de Atatürk resimlerinin ve de dans eden, pardon disko yapan insanların. Bu iş zaten yasadışı olarak bölgede yapılıyor. Ben Ardahan valisi olsam, bu işin tanıtımını alt yapısını yapar, Ardahan bir Amsterdam, bir Yalta, bir Bangkok yapardım.

Bu bölgede yaklaşık 8 ay kar kalkmıyor. İnsanlar kışları yemek için her yerde kaz besliyor. Tek geçim hayvancılık.

Kars

Orhan Pamuk efendinin meşhur ettiği bu Doğu Anadolu şehrini benim de görme imkanım oldu. Oldukça büyük bir şehir. Uçsuz bucaksız Kars ovasının ortasında kurulmuş, burada da uzun aylar kar kalkmıyor. Şehir Osmanlı-Rus savaşından 1. Dünya savaşının sonuna kadar Rus işgali altında kalmış. Özellikle şehrin planlanmasında ve de mimarisinde Rus izlerini görmek oldukça mümkün. Geçen yüzyılda yapılmış binalar hala kullanılıyor, caddeler Manhattan hesabı çok geniş ve hepsi birbirine paralel ve birbirini kesiyor.

Kars ovasında Ardahan’dan Kars’a doğru araba sürüyoruz. O gün BTC’nin health & safety kurallarına hiç uyasım yok, o yüzden Geoff’e verdim arabayı, o kullanıyor saatte maksimum 88 km ile. Ben de arabada kitap okuyup keyfini çıkarıyorum bu yolculuğun. Arabada benden başka benim proje müdürüm Geoff, RSPB İskoçya’dan alan yönetim uzmanı David, RSPB ülke programı müdürü Mark ve RSPB Türkiye-Portekiz-Yunanistan sorumlusu Jose var. Araba tam fıkra gibi 2 İngiliz, 1 İskoç, 1 Portekizli ve de 1 Türk. Elimde okuduğum kitap ise Turgut Özakman’ın iyi ki de yazmış dediğim, “Şu Çılgın Türkler”. Lord Curzon, Lloyd George ve diğer İngiliz itlerinin yaptıklarını kitapta okudukça arada ters ters İngilizlere bakıyorum, içimden “lan şunları öldürsem de Portekizliyi de sabaha mı bıraksam” diye geçiriyorum. İki cümle kitaptan okuyor, iki ters İngilizlere bakıyorum. David kitabın ne ile alakalı olduğunu soruyor, ben de 1. Dünya savaşı sonrasında Türklerin İngilizlere ve de onların uşağı Yunanlılarla karşı verdiği savaşı konu edindiğini söyleyince David savaşı kimin kazandığını sorunca cevabım “of course my horse” oluyor.

Açıkçası Kars’ta fazla vakit geçiremiyorum, daha çok hava alanı olduğu için geliş-gidişlerimizde kullandığımız bir şehir gibi oldu bu gezilerim esnasında. Ne Ani harabelerini gördüm, ne de Arpaçay’ı. İnşallah bir dahaki sefere.

1990’larda televizyonda konuşan eşek hattı vardı, 900’lü bir numarayı arıyordunuz, güya eşek sizinle konuşuyordu. Böyle bir arz olduğuna göre demek ki talep de varmış, insanlar harbiden arayıp dakikasına dünya para verip “eşek”le konuşuyormuş. Öyle bir Türkiye’den petrol boru hatlı bu ülkeye dönüştük, Hazar’ın buz gibi sularından gelen petrol rezervlerini Akdeniz’e getiren boru hatlı Türkiye’ye. Ben bu yazıda eşek hatlı yıllardan çok boru hatlı yıllarda gezdiğim Türkiye’den bahsetmeye çalıştım.

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !
Bu içeriği duvarında Paylaş
  • Bu içeriği arkadaşlarınla paylaş!
  • Yeni içerikler bul!