Anasayfa / Seyahat / Önder’in Eflak Seferi ve Türk-Bulgar İlişkileri

Önder’in Eflak Seferi ve Türk-Bulgar İlişkileri

Bu yazıyla uzun bir süredir yazamadığım gezi yazılarıma dönüş yapıyorum ve ekim ayı ortasında gitmiş bulunduğum komşumuz Bulgaristan’ı anlatıyorum, gördüğüm, duyduğum ve de hissedebildiğim kadarıyla. Birdlife International Orman Çalışma Grubu’nun bir toplantısı için 4 günlüğüne gittim Bulgaristan’a. Toplantı yerimiz Bulgaristan’ın ortalarında bir yerinde bulunan Central Balkan National Park idi. Bu toplantıya bir çok Avrupa ülkesinden katılım oldu ve ben de Türkiye’den temsilci olarak gittim. Diğer ülkeler ise şöyle doğudan batıya, Türkiye, Kıbrıs Rum Kesimi, Rusya, Bulgaristan, Macaristan, İsviçre, Polonya, Finlandiya, Beyaz Rusya, Letonya, Almanya, Norveç ve İngiltere idi. Plana göre hepimiz Sofya’ya geleceğiz ve o gün öğleden sonra ev sahibi Bulgar ekip de bizleri kalacağımız yere götürecekti.

 

Bulgaristan ismi nereden geliyor? Orhan Gazi döneminde Osmanlı askerleri Gelibolu’ya geçmiş, Çimpe kalesini almış ve I. Murat döneminde de Sırpsındığı ve de I. Kosova savaşlarını kazanmış yavaştan Balkanlara yerleşmeye başlamış. Osmanlı yeniçerileri yavaştan yavaştan bizim Eflak-Boğdan dediğimiz kuzey eyaletlere doğru ilerlemeye başlamışlar, Varna’yı zaptetmişler. Bu sırada iki tane cingöz yeniçeri buradaki hatunların hüsnü cemali’nin çok güzel olduğunu fark etmişler. Birinde bir şimşek çakmış:

 

-Kızanım, biz kelle veriyok, kelle alıyok, at üstünde o ova benim, bu dağ senin dolaşıyok, padişahın verdiği para hiçbir şeye yetmiyor, domuz gibi de uzun yaşıyorlar, cülus bahşişi de alamıyoruz, bu geçim böyle olmaz

-E ne yapacağız o zaman?

-Etrafına bak, şu garıların güzelliğine bak. Bulalım garı, satalım.

-E hadi bul garı satan

 

şeklinde bu işe girişmişler. Zamanla “bul garı satan” olmuş, Bulgaristan.

 

Sofya hava alanına iner inmez farklı bir ülkeye geldiğinizi anlıyorsunuz, örneğin Atatürk Hava Liman’ından Frankfurt’a gittiğiniz zaman hemen hemen hava alanları benzer görünümde olduğu için ilk aşamada aynı ülkede olduğunuzu düşünebiliyorsunuz, ta ki sokağa çıkana kadar. Ama Sofya’ya varır varmaz buranın başka bir ülke olduğunu anlayabiliyorsunuz, çünkü burası oldukça sade ve basit bir hava alanı. Neyse pasaportumuza baktırdıktan sonra (Bulgaristan Türk vatandaşlarına vize uyguluyor) Bulgaristan’a girişi yaptık. Akşam saat 16:00’a kadar zamanım olduğundan Sofya şehir merkezine gidip biraz zaman geçireyim dedim. Bir taksi tutmaya kalkıştım, Allahtan “önceden ne kadar diye?” sordum da Allah korudu. Herifler direk turisti zikmeye kalkıyor. Boktan Bulgar aksanıyla;

 

-20 € my friend, it is standart price in Sofia.

 

Siktir lan dedim, gittim otobüs bileti aldım, yarım leva (40 kuruş) ve bindim otobüse Sofya’ya doğru yollandık. Hava alanı şehir merkezine çok yakınmış, taksici 20 €’yu kıvırsın kıçına soksun. Bu ülkede otobüste çantan içinde bir kişilik ödeme yapıyormuşsun, onu öğrendim. Yani hava alanından şehir merkezine gitmek bana 1 levaya (80 kuruş) mal oldu. Otobüste seyahat ederken etrafı seyrettim dikkatli dikkatli. Birileri bu ülkede düğmeye basmış 1989’da, ülke kalmış o tarihte. Yollar, binalar, araçlar, otobüsler her şey o kadar eski ki, tamamen gri bir şehir Sofya. Alfabeleri de kril alfabesi olduğundan bir bok okuyamıyorum. En kral otobüs körüklü IKARUS. Şehir merkezinde Sofya üniversitesinin olduğu yerde iniyorum ve elimdeki kroki ile öğleden sonraya kadar Sofya’yı keşfetmeye çalışıyorum. Şehirde dikkati çeken ilk şeyler;

 

1-Erkekten çok sokaklarda kadın var, kızlar pek bir güzel

2-İşportacı, yol kenarlarında yatıp kalkan adam çok

3-80-90 model bir sürü Alman marka araba mevcut, sonradan öğrendim burası Almanya’nın araba çöplüğüymüş.

 

Önce şehrin pek bir tarihi yerlerini görmek istedim, zaten hepsi bir arada. Kocaman bir Ortodoks kilisesine gittim önce, Alexander Bilmemneyeviç Kilisesi. Girişte 4 dilde bu kilisenin ne zaman ve neden yapıldığı yazıyor.

 

1877-1878 Osmanlı-Rus savaşında ölen Bulgar, Rus, Ukraynalı, Fin, Romen askerleri için Bulgaristan’ın 500 yıllık Türk yönetiminden kurtulmasının anısına yapılmış.

 

Almancası’nda 500 yıllık Türk köleliği yazıyordu. Türkische Slaviert.

 

“Dünya mimarisine katkıda bulunulmasına vesile olmuşsak ne mutlu bize” deyip daldık içeri. Hayvani büyük bir kilise ve içeride herkes mum yakıp, dua ediyordu. Bir de ortam çok loştu. İçim sıkıldı, çıktım dışarı. Kilisenin önündeki caddede ise sağlı sollu bir sürü hediyelik eşya ve antika eşya satan insanlar vardı. Satılan her şey Nazi Almanya’sından ve de Sovyet döneminden kalan şeyler. Nazi gamalı haçları, Nazi cep saatleri, Nazi pulları, Nazi bıçakları, kasaturaları, Nazi paraları, Nazi pulları, Nazi rozetleri, Nazi miğferleri, Nazi çakmakları ve pusulaları, Sovyet üniformaları, rozetleri, postalları, saatleri, vb. Ben de bizim arkadaşın pul koleksiyonuna katkıda bulunalım diye 1945 tarihli Nazi pulları aldım.

 

Sonra karnım acıktı ve öğle yemeği yemeye bir yerlere gitmeye kalktım, boşuna uğraşmayın, Bulgaristan’a özgü hiçbir şey yok öyle yiyebileceğiniz. Tek bir şey var, o da bizim çoban salatasının üzerine peynir rendeliyorlar, “Bulgar spesiyalitesi” diye koyuyorlar önüne. Ben de ne yapayım McDonalds’a gittim, biz de 8 YTL olan Big Mac menü heriflerde 4 leva yani 3,2 YTL. Bulgaristan çok ucuz bir ülke, ama alacak bir şey yok ülkede. Neyse yemeğimi yerken biraz da dışarıyı seyrediyorum. Bulunduğum McDonalds Sofya’nın en kalabalık ve merkezi sokaklarından biri olan Vitosha caddesinde. İstanbul’da İstiklal, Ankara’da Tunalı kıvamında. Tüm direkler ve billboardlar anadan üryan striptizci hatunlarla ve striptiz bar reklâmlarıyla dolu. Hatunların üzerinde hiçbir şey yok, düşünün İstiklal’de öyle ilân tahtası ve afişler olacak, tey tey? Atatürk Hava Limanında bile Zeki Triko’nun bikini reklâmının üzerini kapatmışlardı, hacıya giden hacılar azıyormuş diye. Sonrada öğrendim Sofya Avrupa’nın seks destinasyonlarından biriymiş ve Avrupa’da birçok kişi “iş” gezisine geliyormuş ve bu “iş” de sağlam ve para getiren bir “iş”miş. Zaten yukarıda Bulgaristan isminin nerden geldiği konusunu anlatırken buna değinmiştik. O zamandan bu zamana Bulgaristan’da çok bir değişiklik olmamış. Ondan sonra ben de gideyim iki bira içeyim deyip bir bara daldım. Barmenlerin iki tane taş gibi kız olduğu bir bara girdim ve iki Becks yuvarladım. Hesap 5 leva (4 YTL) Kızlara da 3 leva bahşiş bırakıp yolu ele aldım.

 

 Akşamüzeri tekrar Sofya hava alanına döndüm, sözde bizim Bulgaristan ortağından elemanlar bizleri karşılayacak. Benim gibi bir sürü milletten adam buldum hava alanında etrafına salak salak bakınan. Biz Türkiye’de böyle uluslararası organizasyonlar yaptığımızda her ülkeden gelen gruba dil bilen bir gönüllümüzü ya da dernek çalışanlarından birini rehber olarak veririz, Bulgarların hiç zikinde değil. İngilizce bilmeyen bir şoför göndermişler, bizleri toparlayıp Sofya’ya 2 saat uzaklıktaki bir yere götürecek. Allahtan Finlandiyalı eleman Marcus daha önce burada bulunmuş da o bizlere rehberlik yaptı biraz. Doluştuk hepimiz arabaya ve 2 saat süren bir yolculuktan sonra otelimize vardık. Ribaritsa Hotel. Bu arada Bulgaristan’da yolların çok kötü olduğunu fark ediyorum, bir otobanları var, ona da otoban demeye şahit ister. Ara yollar ise oldukça kötü.

 

Otelimiz 3 yıldızlı, ama 3 yıldızlı demeye şahit ister. Otelde geceleri dondum ve 3 gün boyunca aç kaldım. Doya doya bir kahve ve çay bile içemedim. Herhalde yokluktan adamların yemek öğünleri tek çeşit ve hepsi buz gibi geliyor, buna çorba da dahil. Çay zaten yok da, Nescafe’yi de bizim Türk kahvesi fincanlarında veriyorlar. Herkesin en büyük şikâyeti kahvenin çok az olmasıydı. Yemekler berbattı, bir kere daha ülkemin kıymetini anladım. İçki ucuzdu, bira 1 leva (80 kuruş), çok güzel şaraplar vardı, onlar da 15 leva (12 YTL). Bunlar otel bar fiyatları arkadaşlar. Barmen her şarap aldığımızda şaşırıyordu ve “emin misiniz? Çok pahalı ama diyordu”. Sonra öğrendik ki bu ülkedeki en kral maaş 200–500 leva (160 YTL-400 YTL) arasındaymış. Bulgarlar soğuk nevale, hiç muhabbet değiller. Ben hiç birinden hoşlaşmadım, kızlar da dahil. İki dilde de aynı olan sözcükler öğrendim, “komşu, çakmak, kibrit.” O kadar. Biz daha çok diğer ülkelerden gelen elemanlarla takıldık. Oda arkadaşım Polonyalıydı ve oldukça muhabbet bir adamdı. Birbirimiz hakkında pek çok şey öğrendik. Ruslar acayip eğlenceliydi. Rus bir kız, bir erkek vardı. Finlandiyalı ve Norveçliler iyiydi. Gurbete giden Türk en iyi kimle anlaşır, elbette Yunanlıyla. Kıbrıs Rum Kesimi’nde gelen bayanla bayağı zaman geçirip, muhabbet ettik. Bir gün yemek yerken Finlandiyalı Marcus sağına ve soluna baktı. Sağında ben, solunda Macar Denes oturuyor. Dedi ki Marcus;

 

“Ya diyorlar ki bizim dillerimiz akrabaymış, Türkçe, Macarca ve Fince (Suomi).Hadi bir cümle söyleyeyim, hepimiz kendi dilimizde o cümleyi söyleyelim.” Söyledik. Uzaktan yakından alakası yok Türkçe, Fince ve Macarca’nın. Yemeklerimize geri döndük.

 

Rus eleman bize bir sürü Fin fıkrası anlattı, Finliler İskandinavya’nın Lazlarıymış ve bizim Temel gibi bir tiplemeleri varmış,  adı da “Peka”. Rus çok komik Fin fıkraları anlattı. Birini anlatayım hemen;

 

“İki Fin yol kenarında bekliyorlarmış. Yanlarından vııııııın diye bir şey geçmiş, ne olduğunu ne görmüşler, ne de anlayabilmişler. O sırada oradan geçmekte olan bir Rus’a sormuşlar “o neydi” diye. Rus da;

 

“Görmediniz mi, milli utancınız Mika Hakinen geçti,.” demiş.

 

Sonra herkes başladı milletlerle ilgili fıkralar anlatmaya, İngilizler İrlanda, Norveçliler İsveç, Ruslar Fin-Amerikan fıkraları, ben bizim klasik Alman-Fransız-İngiliz-Türk fıkraları. Ondan sonra Rus belden aşağı fıkra dönemini başlattı. Rusların da çok başarılı XXX fıkraları var. İkisini anlatmadan geçemiycem.

 

“Rus bir bayan, jinekologa gider ve jinekolog muayene eder ve hayretler içinde tüm jinekolog arkadaşlarına telefon açar ve der ki:

 

“Bugün bana bir hasta geldi, hatun da bir genital organ var, kavun gibi.” Tüm jinekolog arkadaşları “kavun gibi kadın genital organı mı olur, saçmalama” deyince hepsini muayenehanesine hastayı görmeye davet eder. Tüm jinekolog arkadaşları muayenehaneye gelirler ve hastayı görürler. Hepsi der ki:

 

“E ne var bunda, bildiğimiz kadın genital organı, neresi kavun gibi bunun” derler. Rus jinekolog da der ki:

 

“Daha tadına bakmadınız ki?”

 

Diğeri de şöyle;

 

8-10 yaşlarında küçük bir çocuk oynarken bir kaynakçı maskesi bulur ve “yaşasın robot oldum” diyerek maskeyi takar ve yol kenarında oynamaya devam eder. O sırada son model bir Mercedes yanında durur ve içindeki adam çocuğa der ki, “hey küçük seni istediğin yere bırakayım istersen” der. Çocuk bir düşünür, “bugün çok şanslıyım galiba, maskeyi buldum, şimdi de son model bir Mercedes’le köye, evime gidebilirim” diye düşünür ve arabaya biner. Biraz gittikten sonra eleman çocuğun bacağının üzerine elini  koyar ve sorar.

 

—ufaklık sen mastürbasyon ne demek biliyor musun?

—Hayır bilmiyorum

 

Biraz daha giderler, adam çocuğu okşamaya başlamıştır.

 

—ufaklık sen orgazm ne demek biliyor musun?

—Hayır bilmiyorum

 

 Biraz daha giderler, artık adam çocuğun canını yakacak şekilde orasını burasını mıncıklamaktadır.

 

—Peki sen oral seks nedir, onu biliyor musun?

—Ya aslında ben kaynakçı değilim, maskeyi de yolda buldum.

 

Der çocuk.

 

Üç günümüz sabahtan akşama toplantı yaparak geçti, son gün akşam da bizi Bulgaristan’a “özgü” ürünlerin satıldığı bir dükkana götürdüler. Orası benim açımdan çok komikti.

 

-What is this?

-This is boza. It is sweet, liquid and made of wheat.

-Oh, it is very original, but it should be spelt as “boooooozaaaaaaaa”.

 

What is this?

This is halva. It is also sweet and very delicious.

Oh, it is also very original. But it should be spelt as “helva”

 

Kendi kendimi böyle eğlendirdiğimi hiç hatırlamıyorum. Keşke başka bir Türk daha olsaydı da bana şahitlik etseydi.

 

Son günde doluştuk yine minibüse, İngilizce bilmeyen şoförümüz ve de birkaç Bulgar arkadaşla Sofya’ya doğru yola çıktık. Bulgar arkadaşlar bizi soyulmamak ve de dövülmemek konularında uyardılar. Birlikte gezmemizi ve de birbirimizden ayrılmamamızı tembihlediler. Meğer Bulgaristan’da soygun ve gasp olayları çok olurmuş. Turistleri cant kapaklarına kadar soyarlarmış. Hepimizin uçak saatleri farklıydı. Ben, Macar, Alman ve Norveçli yarım gün beraber takıldık. Bizim Mado ayarı şişi bir kafeye gidip kocaman kocaman kupalarda kahve içip 3 günün acısını çıkardık. Sıçana kadar da yiyip kahvaltı yaptık. Sonra onların uçağı erken olduğu için erken ayrılıp, hava alanının yolunu tuttular. Benim uçağım akşam olduğu için ben Sofya’da kalıp takıldım. Öğleden sonra Vitosha caddesinde güzel barmen kızların olduğu bara gittim. Benden başka o saatte kimse yoktu. Kızlarla tanıştım, birinin adı İrina, diğerinin adı Milena. İkisi de ilah gibi hatun. İrina’ya, “19:30’da uçağım var, beni 18:00 gibi buradan kov” dedim. O saate kadar da Milena, İrina ve ben muhabbet edip, içtim. Çok içmişim ya, 5 bira, 2 mastika, 1 votka. Uçağa bindiğimde nanaydım. Kızlar çok hoştu ve muhabbetleri de çok tatlıydı. Özellikle İrina çok şekerdi. Muhabbetin ortasına kadar ne İrina, ne de Milena nereli olduğumu sormadı, 1 saat sonra falandı, nereli olduğumu sordular. Türk olduğumu öğrenince Milena bildiği Türkçe cümleleri sıralamaya başladı.

 

“nasılsın?”

“adın ne?”

“Seni seviyorum”

“Teşkür”

 

Ben de 3 tane Bulgarca kelime öğrenebildim.

 

“Da-evet”

“Bogoderya – Teşekkür ederim”

“Turski – Türk”

 

İrina tembihlediğim üzere beni 18:00 gibi  “hadi uçağını kaçıracaksın” diyerek bardan kovaladı. Atladım bir taksiye 10 leva (8 YTL) verip hava alanına gittim. Demek ki Sofya’nın her yerinde 20 € değilmiş bu bok, my friend.

 

Uçağa binip 1 saatlik bir uçuştan sonra İstanbul’da, bir 45 dakika sonra ise Ankara’daydım. Esenboğa’dan evime gelmesiyse 2 saat sürdü.

 

Bulgaristan’ı da gördük ve bu ülkeyi gördükten sonra AB’nin hristiyan klubü olduğu düşüncesi ben de daha da bir güçlendi. O gün Ramazan pidesi dağıtasım gelen bu ülke 2007’de bu yoklukla ve de bu fakirlikle AB’nin tam üyesi oluyor. Ekonomik kriterse, bu ülkede ekonomi yok, alacak bir şey yok ki ülkede. İnsan haklarıysa o da yok, Sofya’ya indiğim ilk gün polisinin bir caddenin ortasında herifin birine bağırıyor, üzerine yürüyordu ve yumruk sallıyordu. Hayat standardıysa daha önce de söylediğim gibi en kral maaş Türk parasıyla 400 YTL. Sokaklar Rus Ladaları, Macar Ikarusları ve de Alman 80 model Opelleriyle dolu. Karanlık işler yapanlar ise son model BMW ve Mercedeslere biniyorlar. Bu adamlar sokakta gördüğüm kadarıyla aynı tornadan çıkmış hep, siyah takım elbise, siyah güneş gözlüğü, siyah araba. Türkiye bu ülkenin yanında cennet ötesi bir yer bence.

 

Nitekim bülbülü altın kafese koymuşlar ille de vatanım demiş.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !
Bu içeriği duvarında Paylaş
  • Bu içeriği arkadaşlarınla paylaş!
  • Yeni içerikler bul!