Anasayfa / Seyahat / Stockholm

Stockholm

Yıllık iznimizi Ağustos gibi bir ayda heba edip Almanya’ya gitmiş, Almanya’da bir gün donuma kadar yağmurda ıslanmış ve diğer gün de donumu kurutmuştum iki hafta boyunca. 14 gün 2006 yazında Almanya’da böyle geçmişti. Tek tesellim ise Almanya programı bitince 4–5 günlüğüne de olsa – çünkü i..e Almanlar artık vizeyi neredeyse uçağının Almanya’ya iniş ve Almanya’dan kalkış saatlerine göre veriyorlar - İsveç’e gidip Stockholm’de yıllardır gitmeye söz verdiğim, ama ziyaretine gidemediğim Esra Yağmur Andersson 89’u ziyaret etmekti. Aslında daha birkaç gün kalmak isterdim, ama Schengen’im dolduğu için dönmek zorunda kaldım.

 

Avrupa’nın şehirlerarası dolmuş firmalarından (çünkü dolunca kalkıyor uçaklar) biri olan GermanWings uçaklarından biriyle Berlin’den havalandım ve Stockholm’e doğru yola çıktım. Umduğumdan daha uzun bir uçuş sonrası Arlanda hava limanına indim. İnmeden önce Stockholm’ü de havadan çok güzel bir şekilde görebildim.

 

Her zaman olduğu gibi seyahatimden önce Stockholm ile ilgili de araştırma yapmış ve isminin nereden geldiğini öğrenmiştim. Türk’ün tarihini, varlığını, dünya düzenindeki yerini silmek isteyen kendilerine tarihçi diyen, fakat aslında at hırsızı olan Avrupalılar (başka yerlere gitmiş sürümleri için bakınız: Amerika ve Avustralya) Stockholm isminin İsveç dilinde “Stock” ve “holm” kelimelerinden oluştuğunu söylerler. İsveççe “Çok” “ada” demektir şeklinde bir iddiada bulunurlar ve isminin de buradan geldiğini iddia ederler.

 

Stockholm’ün bir sürü ada üzerine kurulmuş olması ve İsveççe kelime manasının “çok ada” olması tamamen tesadüftür. Stockholm’ün Stockholm adını alması 1700’lü yıllara dayanır.

 

İsveç Kralı XII. Şarl (Carl) 1700 – 1726 yılları arasında Moskof domuzu Ruslarla dişli bir savaşa girişmiş ve 1700’lerin başlarında İsveç ordusu Avrupa içlerinde ağır bir yenilgiye uğramış, kral kendi canını zor kurtarıp kaçabilmiş. Ülkesine giden yol üzerinde bulunan tüm ülkeler de Rus işgali altında olduğundan İsveç’e dönememiş ve “Düşmanım düşmanı dostum olur” deyip Rus Çarlığı’nın güneyde en büyük rakibi olan Osmanlı İmparatorluğu’na sığınmış. Osmanlılar İsveç kralını bir tamam misafir eyleyip, başının tacı etmiş. Moskof domuzu ise durmadan Osmanlı’yı dürtüp dururmuş, “ya bana himayendeki İsveç kralını teslim edersin ya da benimle savaşa tutuşursun” diye ültimatom üzerine ültimatom gönderirmiş. Aslında Moskof domuzunun niyeti sıcak denizlere inmek, Alanya’ya gitmek, sabaha kadar Auditorium diskoda dans edip, yine Osmanlı tebaası olan Kürt gençlere vermekmiş. Bunu duyan Osmanlı Sultanı III. Ahmed gözü pek, Rus illerinde pek tanınmaması için sarışın, mavi gözlü, iri yapılı Laz iki yeniçerisini huzuruna çağırır ve onlara der ki:

 

—Varın geçin Rumeli illerini, İsveç ülkesine varın, onlara deyin ki “biz Moskof domuzuna harp edeceğiz, Eflâk’tan (Romanya) koyacağız Moskof’a, İsveç’ten çıkacak, hazır olun, çıkınca bir de siz koyun.

 

Emri alan iki babayiğit at binmişler, kılıç kuşanmışlar ve bugün Stockholm denilen yere gelmişler ve İsveçlilere durumu anlatıp

 

—Hazırlanın, kılıç kuşanın, at binin, stok yapın.

 

Bakmışlar İsveçliler çok naif ve çok yavaşlar. Bunlar başlamış bağırmaya çağırmaya

 

—Stok yapın oğlum

—Stok oğlum

—Stok oğlum

 

şeklinde İsveçlileri gaza getirmişler. Zamanla “stok oğlum” olmuş “Stockholm”.

 

III. Ahmed dediği gibi Baltacı Mehmet Paşa komutasında Osmanlı ordusunu Ukrayna’ya göndermiş, Rus ordusuna 1711’de Prut bataklığında bir koymuş, ama ne koyuş, İsveç’ten çıkacak Moskof domuzu neyim kalmamış ortalıkta. Rus teslim olmuş, Katerina Baltacı’ya vermiş, Prut antlaşması imza edilmiş, XII. Carl ülkesi olan ve yeni adıyla başkenti Stokoğlum (Stockholm) olan İsveç’e güven ve huzur içinde dönebilmiş. (Bu tarihi olayın  diğer boyutu için lütfen buraya tıklayın)

 

Elin Tuğra

Hava limanına iner inmez Esra Yağmur Andersson 89 beni hava limanından alıyor, Esra, ben ve 8 aylık errrrrrkek, Esra ablamın oğlu Emre ile yolu ele alıyoruz. Esra, İsveçli eşi Manke, kızları Elin, Maya ve oğlu Emre ile üç yıldır Stockholm’de yaşıyor ve eşiyle beraber Ericsson’da çalışıyorlar. Esra’ların evi banliyö diye tabir edilen şehrin dışında bulunan yerleşim bölgelerinde, tam da Arlanda hava limanı yolu üzerinde. Arabayla ve trenle yaklaşık şehre 20 dakika uzaklıkta bir yer. Esra ile o gün planımızı yapıyoruz. Plana göre önce Esra sandalyeden düşüp belini incittiği için doktora gidip kontrollerimizi oluyoruz, sonra kızları kreşimsi-okulumsu bir yerden alıyoruz ve daha sonra Stockholm’e akıyoruz hep beraber.

 

Esra muayene olurken ben de Emre ile bekleme salonunda oturup, dergilere bakıyoruz. Ben geleli birkaç saat olmuş, bu ülkenin diliyle ilgili bir şeyler kapmaya ve öğrenmeye çalışıyorum. İsveççe tuhaf geliyor bana, yazımında Almanca desem değil, İngilizce desem değil, ikisinin ne arası, ne değil bir dil. Ama konuşulurken de hiç Avrupa dili gibi gelmiyor. İnip çıkan bir melodisi var dilin. Bazı heceleri gayet net söylerlerken, bazılarını sanki yutuyorlar gibi bir hava var. 5 günde öğrendiğim İsveççe:

 

Hej = Selam

Ja = Evet

Nej = Hayır

Tack = Teşekkürler

Öl - Bira

 

Neyse ben dünya tatlısı Emre ile oynarken Esra da muayenesini olup çıkıyor ve doktor 15 gün rapor veriyor dinlenebilmesi için. Bu İsveç’te şu demekmiş: Esra’nın eşi olan Manke de 15 gün raporlu çocuklara bakması için Esra dinlenirken. Medeniyet işte.

 

Kızları almak için kreşe gidiyoruz, Elin 4 yaşında, Maya ise 2 yaşında. İkisi de beni hiç yabancılamadan karşılıyorlar ve doluşuyoruz arabaya Stockholm’e gitmek üzere.

 

Maya İlayda

Elin iki dile de hâkim bana ya da annesine Türkçe saydırırken, dönüp babasına da İsveççe saydırabiliyor. Fakat Türkçeyi İsveççe melodisiyle konuştuğundan mıdır nedir, bazen dediklerini anlamıyorum. Maya ise işin kolayına kaçıp Esra’ya da İsveççe öğretmeye çalışıyor. Esra da Maya dileğini ya da istediğini Türkçe söylemediği sürece yerine getirmiyor. Ama onun konuştuğu dil henüz ne Türkçe, ne İsveççe bence, sadece emzikçe konuşuyor. 24 saat emziği ağzından düşürmediği için ben dediklerini anlamak da çok zorlanıyorum. Onu sanırım anlayan tek kişi babası Manke.

 

Stockholm şehrine varıyoruz. Dünyanın parayla girilen birkaç şehrinden biri Stockholm. Nasıl mı? Şehre giren ana arter yollara bizim boğaz köprüsünde olan otomatik geçiş sistemlerinde olduğu gibi sistemler koymuşlar. Aracınla şehre girdiğin anda aynen 40 Kron (8 YTL) gibi bir para bayılıyorsunuz. Şehrin trafiğini azaltmak ve de toplu taşımayı özendirmek için İsveç böyle bir yöntem bulmuş. Arabayı park ettikten sonra atıyoruz kendimizi Stockholm sokaklarına. Esra benim çocuk bakımında ve gözetiminde oldukça iyi olduğumu söylüyor. Çocukların arabaya yerleştirilmesi, çıkarılması, kemerlerinin bağlanılıp çözülmesi, çocuk arabasının kurulup kaldırılması konularında ilk kez yapmama rağmen oldukça iyi olduğumu söylüyor. İlk olarak sarayın bulunduğu ve Stockholm’ün ortasında bulunan Gamla Stan (Eski Şehir)’a gidiyoruz. İsveç hanedanlığı burada yaşıyor. Mimari, adacıklar, sular, insanlar o kadar güzel ki. Hava Almanya’da yediğim 15 gün yağmurun aksine günlük güneşlik. Etrafıma baktığımda biz Türkler olarak çocuklarımızı sokağa çıkarmadığımızı anlıyorum. Her yer çocuk, her yer anne, her yer bebek arabası. Tabi bunda bebek ya da özürlü arabalarıyla şehrin her yerinin “accessible” olmasının da büyük payı var. Biz de alsan çocuğu, çıksan sokağa, en fazla İstiklal’de Kadir Topbaş’ın Arnavut kaldırımlarına kadar gidersin, ondan sonra ya harç çukuruna düşersin ya da yağmur suyuyla dolmuş bir inşaat çukuruna, üstüne bir de boğulursun. Gamla Stan’a yakın bir yerde oturup bir şeyler yiyoruz. Ben tabi İskandinavya’ya geldiğim için direk balık yemek istiyorum ve bir somon söylüyorum. Etrafa baktığımda bebekleriyle oturan bir sürü insan görüyorum. Esra bana bu annelere Cafe Latte anneleri dendiğini anlatırken, Elin ve Maya çoktan terlikleri atmışlar bebek arabasının sepetine, yanımızda duran ailenin yine bunların yaşında olan erkek çocuğuna İsveççe bir şeyler saydırıyorlar. Bu annelere Cafe Latte anneleri denmesinin sebebi çocuklarını alıp güzel havalarda dışarıda bir şeyler okuyup, Cafe Latte içerek çocuklarına hava aldırmalarıymış.

Emre

 

Gezerken sarayın yanında Royal Armory Museum’u (Kraliyet Cephanelik Müzesi diyebiliriz herhalde) görüyoruz. Stockholm’de tam 66 müze var ve bu müze de onlardan biri. İsveçliler bu müzelerden bir çoğununun giriş ücretini kaldırmışlar ve görmüşler ki giriş ücreti alınmadığı zaman müzelere daha çok insan geliyor ve müzedeki hediyelik eşya dükkânından daha çok alışveriş yapılıyor. Biz içeride fazla duramadık, çünkü tam kapanmak üzereydi. Yalnız şövalyelerin mızraklarıyla alıştırma yaparken kullandıkları şey maket bir Türk kafasıydı. Evet, evet, bıyığı sarığı ile tam bir yeniçeri kafasıydı. Esra ile hayretle bunu gözledik. Sen kalk adamların kralını koru yıllarca, bir de git Moskof domuzuna koy Prut’ta, İsveçlilerin bize yaptığına bak. Benim fark ettiğim diğer bir şeyse prens ve prenseslerin çocukluğunda oynadıkları oyuncak bebekler de hep Osmanlı giysileri giyiyorlardı. Garip değil mi?

 

Ondan sonra Esra, ben ve çocuklar Gamla Stan’da bugüne kadar gördüğüm en güzel sokaklardan birine dalıyoruz. Her yer turist dolu, çok kalabalık ve trafiğe kapalı bir sokak. Sokak boyunca yürüyoruz, dondurma alıyoruz, yiyoruz ve kalabalıkta Maya ve emziğini kaybetmemeye çalışıyoruz, terliklerinden geçtik zaten.

 

İsveç oldukça pahalı bir ülke bizim standartlarımızda. Euro para birimini kullanmadıklarını biliyordum, ama unutmuşum ve hava limanına indiğimde fark ettim İsveç’in kron kullandığını. Ülkede en pahalı şeylerden biri alkollü içecekler. Hükümet AKP’li midir nedir alkole çok yüksek vergi koyuyor. Bir 33 cl biraya 40 kron (8 YTL) para verince içi acıyor insanın. Aynı paraya Almanya’da 10 şişe bira alabiliyorsun süper marketten. Birayı içerken tanıştığım çocuk 40 kronun oldukça uygun bir fiyat olduğunu söyledi. Ben “daha ne olsun ulan, yok eşşeğin ziki” deyip neredeyse dövecektim çocuğu. Demek ki daha da pahalıya satılan yerler var. Şaka bir yana İsveç dertsizler ülkesi bir yermiş, Esra’nın dediğine göre ülkenin 3 büyük derdi varmış.

 

1-     Yazın tatile nereye gitsek?

2-     Evin dekorasyonunu nasıl değiştirsek?

3-     Arabayı bu sene hangi model alsak?

 

Gördüğünüz gibi oldukça büyük dertler. Böyle dertsiz bir ülkede politika yapmak da oldukça kolay. Ben oradayken seçim arifesiydi ve her yerde partiler için standlar vardı ve insanlar yoldan geçen insanları kendi partilerine oy vermesi için ikna etmeye çalışıyordu. Seçime girecek ve Esra’nın da “oyumu onlara vereceğim” dediği politik partilerden birinin  tek bir söylemi vardı.

 

“Biz iktidara gelirsek COPYRIGHT’ı kaldıracağız, böylelikle insanların internetten indirdiği şarkı, film, video her şey yasal olacak”

 

Yukarıda saydığım gibi bir ülkenin böyle üç derdi olsa böyle bir söylemle politika yapmak oldukça kolay olurdu. Ülkenin dehşet soğuk bir kışı var, bir şey yetişmez, Norveçliler gibi balık ve petrolleri de yok, peki bu zenginlik nerden? İsveç tarihine baktığımızda İsveçlilerin son 200 yıldır hiç savaşmadığını görüyoruz. İsveç 1800’lerin sonu, 1900’lerin başında dünyanın en fakir ülkelerinden biri. Peki, ne oluyor da İsveç bu kadar zenginleşebiliyor? İsveç savaşlara girmese de savaş zengini bir ülke. Önemli madenlerinden biri demir. II. Dünya Savaşı sırasında Avrupa birbirini yerken İsveç demir-çelik endüstrisinde büyük adımlar atıyor ve savaşan ülkelere çelik satıyor silah yapımı için. Böylelikle de paraya para demiyor, lider insanları da zeki adamlar olduğu için gençlere ve çocuklara yatırım yapıyor ve bugün dünyanın bilişim devlerinden biri oluyor. Aha size örnek Ericsson. Kilit muhabbetimi yapıyorum Esra gibi Ericsson mühendisi olan eşi Manke ile.

 

—Şimdi ne teknolojisi üzerine çalışıyorsunuz Ericsson’da? Bir kuşçu olarak cepten kuş sayabilecek miyim?

—Cepten televizyon izleme teknolojisi üzerine çalışıyoruz. GSM operatörlerine bu teknolojiyi ve know-how’ı satıyoruz.

—Siz teknolojileri ihtiyaç olduğu için mi üretiyorsunuz, yoksa teknolojiyi bir alan enayi bulunur diye mi üretiyorsunuz?

—Değişiyor valla.

—Mesela kim cepten televizyon izlemek ister ki? Ben istemem şahsen. Telefonla ben konuşayım bana yetiyor.

—Ama Amerikalı da tuvalette sıçarken fanatiği olduğu NBA takımının maçını kaçırmak istemiyor. Biz de öyle enayilerin operatörlerine satıyoruz bu teknolojiyi.

 

Hata bende. Soruyu sorarken “Amerikalılardan başka” demeliydim.

 

Gardaşım anlayacağınız bu Avrupalı at hırsızları yenidünyayı yağmalamışlar, tonlarca altını, gümüşü, elması Aztek’ten, İnka’dan, Afrika’dan çalıp Avrupa’ya getirmişler, aralarında bozuşmuşlar, savaşa tutuşmuşlar, böyle de olunca parayı savaşta kendilerine çelik, silah, patates, petrol, balık satan İsveç, Norveç gibi kuzey ülkelerine akıtmışlar, onları da ihya etmişler. Onlar da gelen bu eski parayı iyi değerlendirip Volvo, Ericsson, Tetra Pak gibi markalar edinip sefa sürmüşler. İskandinavya’nın ekonomik ve sosyal çözümlemesi budur gardaşım.

 

Ertesi günü öğlene kadar evde takılıyor, öğleden sonra da benim birkaç optik alışverişi yapmam gerektiği için tekrar Elin, ben ve Esra Stockholm’e gidiyoruz. Maya’yı o gün babası okuldan alacak. Ben gidiyorum ve Türkiye’de bulamadığım harika optik malzeme satan dükkânlardan birine giriyorum ve dürbün, teleskop bakmaya başlıyorum. Esra da o sırada bir Hint restoranına giriyor ve yemek söylüyor. Ben alışverişimi yaptıktan sonra restorana geliyorum ve Esra’nın söylediği muhteşem lezzetli, ama bir o kadar acılı Hint yemeğini yemeye çalışıyorum. İkimizin de ağzı korkunç yanıyor canım. Ama buharda pirinç pilavı bu kadar mı güzel yapılır ve sos bu kadar mı güzel hazırlanır? Bu yemekten sonra Amerika’da ettiğim “Pakistan’dan doğusunun yemeğini yiyen top olsun” yeminimi “Hindistan’dan doğusunu” şeklinde değiştiriyorum. O gün şehri yürümekten çok, araba ile geziyoruz. Yine hava süper, sokaklar süper, Stockholm süper.

 

Sarışın taş hatunBiliyorum ve sizleri de anlıyorum, bana kızıp bağırıp söyleniyorsunuz “ulan hödük bunca satır okuduk, İsveç’e gitmişsin, daha İsveç’in kızlarından bahseden tek bir satır yazmamışsın” diye. Sorun bir niye? Çünkü İsveç’in kızları öyle bir satırda geçiştirilebilecek yaratıklar değil. Yok böyle bir ülke, yok böyle kızlar. Hepsi çok güzel, hepsi taş, hepsi Ingrid Bergman ya da Greta Garbo tadında. Araştırdım, neden İsveçli kızlar bu kadar taş? Yapılan istatistiklere göre İsveç’te her beş hatundan altısı çok asi bir çocukluk geçirmiş, hepsi anaya babaya küçükken el kaldırmış, Allah baba da hepsini taş etmiş. Esra’nın da deyimiyle dondurmacı da kornet yapan, barda bira açan, restoranda patates-sosis kızartan kızı alıp getirsen Türkiye’ye magazin dünyası çöker, tüm “ben mankenim” diye gezen tipler inzivaya çekilir, başını ve uzun yıllar açık kalmış kıçlarını örter, Allah yoluna kendilerini adayıp fenafillaha (Nirvana’nın Arapçası) iç güzellikleriyle ermeye çalışırlar valla.  İsveç’te hatunların diğer Avrupa ülke hatunlarından bir farkı var arkadaşlar. Örneğin Almanya’da hatunlar 30 yaşına kadar güzel, ondan sonra “Sie gehen kaput”. İsveç’te hatunlar her yaşta güzel, her yaşta fit, her yaşta taş. Hamile kadınların sadece karınlarında bir şişlik var, onun dışında hiçbir fazlalıkları yok ve Esra’nın da deyimiyle çocuğu çıkarıp ertesi günü genç kız gibi dolaşabiliyorlarmış. Biz yemişiz bulgur pilavı, kuru fasulye ve ayran, adamlar yemiş somon, ringa ve diğer bilumum balıklar. Olurlar tabi taş gibi, bir de anaya babaya el kaldırdın mı eder seni Allah baba taş.

 

Balık dedik de balığı ne güzel yapıyorlar İsveç’te. Bir gece Esra somon yaptı süper soslarla böyle fırında. Tadından yenmiyor. Löp löp götürdük çocuklarla. Bir de böyle kavanozlarda soslu çiğ balıklar oluyor. Onlar çok daha güzel, çok daha lezzetli. Eline bir kavanoz alıp tümünü yiyesi geliyor insanın kahvaltıda. Bir bana, bir Emre’ye, bir bana, bir Emre’ye. Niye? O erkek çocuğu, bir tarafı şişer.

 

Diğer gün Esra hem rahatsızlığından dolayı, hem de iki gündür yorulduğu için ben tek başıma şehre indim. Bana bir SIM CARD verdi, taktım telefona, güya haberleşeceğiz. Manke beni eve en yakın istasyona bıraktı ve ben de “akşam nasılsa arayacağım, Manke gelip beni yine istasyondan alacak” diye etrafıma bakmadan istasyona geldim arabayla. Hızlı tren olayını burada gördüm ilk. İstasyonda beklerken bir şey zııııııııııın diye geçti, bir gürültü, saçlarım uçuştu, bir şey geçti. Anlayamadım. İkincisi geçtiğinde onun hızlı tren olduğunu anlayabildim. Trene binip ana istasyona gitmek yaklaşık 20 dakika. İsveçli insanlar oldukça güler yüzlü, yardımsever, istisnasız hepsi ana dili kıvamında İngilizce konuşabilen insanlar. Öyle Almanya’daki gibi “Türk’üm” deyince yüzünün şekli değişen tipler de yok burada. Elinde şehir haritası sağa sola aptal aptal bakınırken sizi gören biri hemen yanınıza gelip süper bir İngilizceyle yardıma ihtiyacınız olup olmadığını soruyor. İstasyon’da İsveç graniti kadar taş polis bir kız gelip geçene cüzdanlarına ve çantalarına sahip çıkmaları için insanlara bilgilendirme broşürü dağıtıyordu. İçimden “bir çanta kapayım da yakalasın beni, götürsün falakaya, ceryana, Filistin askısına” diye fantezi kuruyorum. ALLAHIIIIIIIIIM SANA GELİYORUM, AL BENİ YANINA. SABAHLAR OLMASIN. ÖMRÜME ÖMÜR KAT.

Taş iki İsveçli hatun

 

İstasyondan çıkar çıkmaz planladığım Vasa Müzesi ziyaretini gerçekleştirmek için yola koyuluyorum. Vasa 1628’de İsveç kralı Gustavus Adolphus tarafından yaptırılan, fazla yükleme ve de mühendislik hatalarından dolayı tersaneden çıkar çıkmaz Stockholm’de dibi boylayan bir savaş gemisi. Top bataryalarını çok aşağı yaptıkları ve de yelkenler rüzgârla dolunca geminin statiği iyi hesaplanmadığı için gemi sallanıyor ve top bataryalarının olduğu bölgeden su almaya başlıyor, arkasına gemi batıyor. Kesin inşaatında taka işçisi Laz mühendisler çalışmıştır araştırılıp bakılırsa. Harbiden ha, Osmanlı’nın göndermiş olduğu o iki Laz yeniçeri döndüler mi acaba Osmanlı topraklarına, yoksa hüsn-ü cemali güzel iki İsveçli hatun alıp gemi mühendisliğine mi soyundular İsveç’te? İlber Ortaylı’ya sesleniyorum buradan, alın size bir tez konusu, verin bu konuyu, çocuklardan biri yapsın tez!

 

Neyse Vasa 1952 yılında su altı araştırmacısı bir İsveçli tarafından bulunuyor ve Baltık denizi de Akdeniz ya da okyanus suları gibi çok tuzlu olmadığı için gemi bozulmadan orijinal halini koruyor 300 yıl kadar. 333 yıl sonra Vasa İsveç donanması tarafından tekrar su yüzüne çıkarılıyor ve bir restore edilip içindeki buluntularla beraber müzeye konuyor. Muhteşem bir müze, 1600’lerde yapılan o geminin heybetini görünce acayip etkileniyorsunuz. Çok büyük bir gemi. Müzeyi gezmek tam 3 saatimi aldı. Zaten Vasa ile ilgili içeride sinema salonu gibi bir yerde yarım saatlik bir belgesel de gösteriyorlar, kafanızda hiç soru kalmıyor.

 

Ondan sonra hava yine çok güzel Almanya günlerime inat edercesine, harika bir güneş var. Şehirde gezerken içinizde bir mutluluk ve rahatlık var. Büyülenmiş gibisiniz. Huzurlusunuz. Şehri öyle görünce sanki Stockholm’e hiç kış gelmezmiş gibi hissediyorsunuz. Sokakta yürüyorsunuz, yayalar kırmızı ışıkta devamlı geçiyor, ama araçlar asla ve asla kendilerine yeşil yanarken bile yayalar yolda olduğu sürece araçlarını sürmüyorlar. Yemeğini yanına alan birçok insan parklarda, bahçelerde, kaldırımlarda güneşin tadını çıkarıyorlar sere serpe. Ben de bir bira alıyorum ve oturuyorum geniş bir meydana. Başta kızlar olmak üzere insanları izliyorum. Bu arada Esra’dan ödünç aldığım fotoğraf makinesiyle fotoğraf çekiyorum. Ah be Esra abla neden 400–500 milimetre tele objektifi olan bir makinen yok. 3x optik zoom turist kamerasıyla kızları ne kadar net, ne kadar uzaktan çekebilirim ki? Sonra bir bira daha alıyorum ve duvardaki bir konser posterine gözüm takılıyor. Posterde Aynur – Hüsnü Şenlendirici – Kardeş Türküler konseri olduğunu öğreniyorum. Aynur’u tanımamakla beraber diğer ikisini biliyorum. Sonra da öğreniyorum ki Aynur da Kürtçe söyleyen, İsveçli Kürtler arasında oldukça popüler bir kızmış. Poster İsveççe. Yoldan geçen bir kızdan konserin nerede olduğunu ve yerin adının nasıl telaffuz edildiğini öğreniyorum. Maalesef konser mekânı uzak. “Ben orayı bulana kadar konser biter” diye düşünerek gitmekten vazgeçiyorum.

 

İsveç’te Esra’dan başka Türk görmemekle beraber yolda sokakta bayağı bir Kürt gördüm. PKK kaçkınları, 1980 kaçkınları, eski solcular, tüm Mardin, hepsi orada. İsveç’in en ünlü stand-upçılarından biri Kürt.. İsveç’in aslında dördüncü bir gündemi de Kürtlerin töre cinayetleriymiş. Her sene bir Kürt kız kesin İsveçli bir çocuğa âşık olur, ailesi öğrenir, kızı öldürmeye Türkiye’ye götürürlerken kız kaçar, kurtulur, yardım ister ve olaylar gelişir. Neden orada öldürmüyorlar diye soruyorsunuz? Çünkü İsveçliler namussuz olduğu için bu tür cinayetlerde töreyi hafifletici sebep sayıp az ceza vermiyorlar hukuk sistemlerinde katile. Bu yüzden ülkemizde böyle de bir turizm çeşidi de var aslında. Töre cinayeti turizmi. Kızınızı öldüremiyor musunuz, kesmez bıçakla kesemiyor musunuz, müebbet hapis cezası alırım diye mi korkuyorsunuz, o zaman GO WITH THE KNIFE, ENJOY TURKEY.

 

Akşama kadar Stockholm sokaklarında gezdikten, çingene bir sokak çalgıcısı ailenin ritimleriyle coştuktan sonra eve dönmek için istasyona gittim. Bu sırada Esra aradı ve tam telefonu cebimden çıkarırken düşürdüm ve telefon kapandı. SIM CARD’ın pin kodunu bilmiyorum. Sıçtık mı? Manke akşam gelir beni alır diye yollara da bakmamıştım. Haydi istasyona kadar gittik, oradan eve nasıl gideceğim? Her ev, her sokak banliyöde birbirine benziyor. Hepsi tek katlı, hepsi bahçeli, hepsi garajlı, hepsi aynı tip ev. Burası Erdemli de değil ki “Hasan Yağmur’un kızı Esra’nın evi hangisi olur” diye sorsak? Stresli bir şekilde bindik trene ve vardım inmem gereken istasyona. Daha önceki konuşmalarımdan birinde Esra’ya “saat akşam 7.00 gibi orada olurum” dediğimi hatırlıyorum ve bir ümit Manke’nin o saatte istasyonu yoklayacağını ümit ederek bekliyorum oralarda. Aradan 20 dakika falan geçiyor, “anasını satayım güneş saat 10.00’da batıp, sabah 3.00’de doğuyor. İnsan sabahı akşamı karıştırıyor bu ülkede, bunlar saatin 7.00 olduğunu da fark etmemiştir” diye düşünerek arabayla geldiğimiz, hep birbirine benzeyen evlere doğru yolu ele alıyorum. Yaklaşık yarım saatlik bir yürüyüşten sonra evi buluyorum. Ama nasıl? İki yardımcı sayesinde.

 

1-Ekoloji bilgim: Esra’nın bahçesinde sarıçam ağaçları olduğunu hatırlıyorum. Yürürken öyle bir kavşağa geliyorum ki bir tarafa döneceğim ya doğru yön, ya da yanlış. Sola bakıyorum ileride evlerin çatılarının arasında sarıçam ağaçları görünüyor, sağa bakıyorum başka tür ağaçlar var, sarıçam yok. Ben de sola dönüyorum.

 

2-Manke’nin bok sarısı Opel’i: Evler gibi sokaklarda hep birbirine benziyor. Sokağın başından baktığın zaman bir sokağı diğerinden ayırmanın imkânı yok. Fırın, bakkal, berber, seks shop, yedi emin deposu, eczane gibi şeyler olmadığından sokaklarda, hepsi aynı. Fakat diğer iki arabadan dolayı garaj dolduğu için Manke arabasını sokağa bırakmak zorunda kalıyor. Bu yüzden ben de sokağı ve evi bulabildim.

 

Vardığımda kaynanam seviyormuş, yemek yeniyordu ve ben de hemen çöktüm. Emre, Elin, Maya ve Manke bağrış çağrış, ellerimizi üstümüze başımıza sürerek, ortalığı dağıtarak uzun bir yemek yedik.

 

Gün oldu, devran döndü ve ayrılık günü geldi. Ben ne Esra’lara doymuştum, ne de Stockholm’e, ama pasaporttaki Schengen vizesi gitmem gerektiğini söylüyordu. Esra bana hava alanına bıraktı. Türk Hava Yollarıyla Türkiye’ye gelen Kürtlerle beraber 3,5 saatlik bir yolculukla İstanbul’a dönebildim bir dahaki sefere daha uzun kalmak dileğiyle.

 

Bu harika beş gün için elbette en büyük teşekkürü Esra ablam hak ediyor, teşekkürler Esra 89, bir tanesin.

 

24–28 Ağustos 2006

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !
Bu içeriği duvarında Paylaş
  • Bu içeriği arkadaşlarınla paylaş!
  • Yeni içerikler bul!