Uzun zaman oldu gezi yazısı yazmayalı. Baktım arşive en son 2006 Stockholm maceramı yazmışım, arkasından da geçen sene Toroslarda yaptığım gezileri. Arada henüz yazmadığım Tennessee, Georgia, North Carolina, Yunanistan ve Lonely Planet to Kars yazılarımı yazmam gerektiğini fark ettim. Onlar yazılmayı bekleyedursun bu maceramda 11-16 Mart 2009 tarihleri arasında Ermenistan’ın Erivan şehrine yapmış olduğum seyahatimi anlatacağım. Sivil Toplum Geliştirme Merkezi Türkiye ve Ermenistan Sivil Toplum Enstitüsü, Ermenistan ile Türkiye ilişkilerinin geliştirilmesi konusunda bir proje yürütüyor ve kadın, insan hakları, çocuk, çevre, demokrasi vb. birkaç konuda çalışan Türk ve Ermeni sivil toplum örgütlerini bir araya getirmek ve gelecekte sınır ötesi neler yapılabilir, Azerbeycan’a rağmen olur da sınır nasıl açılır, açılırsa kültürel ve sosyal anlamda ne gibi işbirlikler yapılır, ilişkiler nasıl geliştirilir üzerine bir toplantı yapmaktı amacımız. Ben de Ermenistan’ın yanıbaşında bulunan Kars’ta çevre ve doğa koruma konusunda çalışmalar yapan bir sivil toplum kurumunun temsilcisi olduğum için beni de davet ettiler ve benden bir sunum yapmamı, olası sınırötesi işbirliği imkanlarını dile getirmemi istediler. Ben de “eyvallah” dedim ve 4 gün sürecek bu yolculuğa çıktım. Toplantı normalde iki gün olmasına rağmen haftada İstanbul’dan Erivan’a sadece 3 gün uçuş olduğundan bizim toplantı otomatikman 4 güne çıkmak zorunda kaldı ve biz ilk iki günü daha çok gezme tozma görme eğlenme şeklinde geçirmek zorunda kaldık Erivan’da. Kara sınırımız kapalı olduğundan ben Kars’a sadece 150 km uzaklıktaki Erivan’a uçakla Kars-İstanbul-Erivan güzergahını izleyerek gitmek zorunda kaldım. Öncelikle şunu belirteyim: Gri rengin olmadığı ülkemde hepinizin de bildiği üzere “Ermeni” ya da “Ermenistan” deyince iki türlü yazı yazım şekli vardır. Birincisi “ermeni dölü piç Apo, Doğu Anadolu’da Ermeni mezalimi, Ermeniler akıllı olsun” tarzı, diğeri ise “ay ne güzel ud çalardı Ohannes amca, ne güzel topik yapardı Talin teyze, onlar iftara gelirdi, biz paskalyaya giderdik, öyle sevgi pıtırcığıydık” tarzı. Ben bu yazımda iki tarzı da benimsemiyor ve kendi geliştirdiğim yazı tarzı “system of a down featuring ismail türüt” geyiği tadında yazıyorum. Şu dünyaya bir kere geliyoruz ve sizi bilmem ama benim her şeyi ciddiye alacak lüksüm yok.
Şimdi ben bilinçli ve bilgili bir turist olduğumdan tevelli her zaman olduğu gibi gideceğim yeri önceden araştırıp öğrendim. Şimdi Ermeni ismi, Ermenistan ismi nereden geliyor? Araştırmalarım gösterdi ki her zaman olduğu gibi elbette Türklerin tarih sahnesine çıkmasıyla ortaya çıkıyor ve Ermeniler “Ermeni” ismini alıyorlar. Yoksa Ermeniler kendilerine Ermenice “Hay”, ülkelerine de “Hayastan” diyorlar.
Sene 1071, Selçuklu ordusu Acem şehirlerini tek tek düşürerekten batıya doğru ilerliyor. Abbasi halifesinin koruyucusu Tuğrul Bey kısır olduğu için kardeşi Çağrı Beyin oğlu Alpaslan Selçuklu’ya hükmediyor. Nişaburlu Ömer (Hayyam) ise bu yıllarda gizli gizli rubailerini yazıyor, içiyor şarabı, seviyor arabı, Nizamülmülk’ün kendisi için Semerkant’ta yaptıracağı rasathanenin hayallerini kuruyor, Hasan Sabbah ile yarenlik ediyor. Doğudan akın akın Anadolu içlerine gelen Oğuz boyları Doğu Roma imparatoru Romen Diyojen’e 200.000 kişilik bir ordu toplatıyor ve Alpaslan’ın üzerine yürütüyor. Roma’nın (ya da Rum’un) bittiği yer anlamına gelen Erzurum’un da doğusuna geçiyor ve Selçuklu ordusunu 2002 yılında benimde kafaya havan mermisi yeme pahasına (termal kamerada bizi gören komutanın dediğine göre teröristler bizim gibi iglo çadır kurmadığı için kurtulmuşuz) huşü içinde inanılmaz bir kamp yapıp, ışıkları ile etrafı aydınlatan yıldızları gördüğüm Malazgirt (Frenk kayıtlarında Manzkiert diye geçer) ovasında karşılıyor. O zaman adet olduğu üzere meydan muharebelerinde iki ordudan iki yiğit meydana çıkıp önce onlar kapışırmış. Bizans’ın paralı Ermeni askerlerinden bir babayiğit meydana çıkmış ve Selçuklu ordusunun karşısına bir rakip çıkarmasını beklerken Doğu Roma ordusuna birkaç hareket yaptırmış. 200.000 kişilik Doğu Roma ordusu aynı anda yeri göğü inletircesine
-ALEN ABİ SAHAYA, ÜÇLÜ ÇEKTİR KARTALA
diye bağırmış. Bildiğiniz üzere Doğa Roma’nın simgesi çift başlı kartal. Gürültüyü duyan Alpaslan Doğu Roma karşısındaki 50.000 kişilik ordusuyla yusuf yusuf etse de belli etmemiş ve tarih yazıcısını çağırıp başlamış söylemeye:
-Katip yaz! Bu bağrış çağrışın, bu gazın Doğa Roma ordusuna can verdiği, psikolojik olarak bizim askerde moralmen çöküntü yarattığı görülmüş…
-Psikolojik?
-Kodluyorum. Paris Samsun İstanbul …
-Bu tekniğin davul, zurna ve bilimum kırnata ile geliştirilip ecdadım tarafından muharabelerde kullanılması hususunda gereğinin….
İşte böylelikle Alpaslan 1683 temmuzundan 1683 eylülüne Viyana surları önünde hiç durmadan çalan 1800 davuldan oluşan, Mozart’a Türk marşını besteleten Osmanlı ordusunun mehter takımı fikrini taa 5 asır önceden ortaya atmış ve daha sonra da “bu yiğitle etse etse Azeri bir babayiğit baş eder” deyip en baba Azeri yiğitlerinden birini meydana çıkarmış. Bu sırada Ermeni babayiğit Doğu Roma ordusuna bir üçlü daha çektirmiş, ortaya çıkan ses lisede her ne kadar ata traşı olduğu kabul edilse de Alpaslan ya da Mete Han gibi uzatmamıza asla izin verilmeyen Alpaslan’ın uzun saçlarını şöyle bir havalandırmış. Azeri yiğit de yusuflamış ve bu durumu görünce anadili olan Çağatay Türkçesi ile demiş ki:
-Men çıkanda meydana bu yer meni, valla yer meni, billa yer meni!
Zamanla bu “yer meni” olmuş ermeni ve ermenilerin yaşadığı yer de olmuş “Ermenistan”. Tabi hepinizin sonucunu bildiği üzere Alpaslan’ın akıllı taktiği, paralı Doğu Roma askeri olan Peçenek, Kıpçak gibi Türk boyları ile Ermeni paralı askerler savaş esnasında saf değiştirince Romen Diyojen seçim öncesi “istikrar var, sıcak para var, ay çok demokrat bunlar, ekonomi tıkırında” bahanesiyle Tayyip’e tam destek veren, seçim akabinde bizzat Tayyip tarafından 800.000 TL vergi borcu zortlatılmış Aydın Doğan gibi kalmış ortada. Bu arada Ermeni patrikhanesinin vaftiz kayıtlarında yaptığım araştırmalar Doğu Roma imparatorluğu ordusuna üçlü çektiren o Ermeni babayiğitin bugün Beşiktaş’ın psikopat amigosu ve Çarşı grubunun en sevilen ve sayılan abisi Alen Markaryan’ın 27. kuşaktan dedesi olduğunu öğrendim.
Haftada İstanbul’dan Erivan’a sadece üç gün uçuş olduğu için grubumuz normalde iki gün sürmesi gereken çalışma ziyaretini mecburen dört güne çıkarmak zorunda kaldı. Hepimiz İstanbul Atatürk Havalimanında yurt dışı harç pulu gişesi önünde buluştuktan sonra Ermenistan Hava Yollarına ait bir uçakla iki saatlik bir yolculuk yaparak Erivan’a ulaştık. Ermenistan ile 2 saatlik zaman dilimi farkımız var. Yolda bir yandan Ermenistan hava yollarının vermiş olduğu buz gibi tavuğu yiyerekten ve bir yandan da yanımda oturan Delal’den (Hrant Dink’in kızı) belli başlı Ermenice kelimeleri öğrenerekten yolculuğumuzu gecenin bir yarısında Erivan hava alanında sonlandırdık. Ekibimizde 4 adet yeşil pasaportlu olduğu için daha önceden Ermenistan dış işleri bakanlığı yoluyla bir girişimde bulunulmuş ve bu yeşil pasaportluların da Ermenistan’a giriş yapması konusunda talebimizi bildirmiştik. Ermenistan devletler arası diplomatik ilişkilerimiz olmadığından dolayı yeşil pasaportlulara vize vermiyor ve ülkeye girmesine engel oluyor. Ama kılıfına uydurulup bu da bir şekilde hallediliyor. İki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin olmaması pasaport görevlileri tarafından bize bizzat hissettirildi, pasaportlarımız sayfa sayfa tarandı, parmak izlerimiz alındı, yeşil pasaportlular için bir süre bekletme söz konusu oldu, fakat sonunda hepimiz kazasız belasız Ermenistan’a giriş yaptık. Ermenistan vizesi ülkeye girişte hava alanlarında 15.000 dram (45 $ kadar) ödenerek alınabiliyor. Ermeni ekibinden Diana ve Levon iki minibüsle dışarıda bizi bekliyordu ve hemen minibüslere doluşup Sayat Nova caddesi üzerindeki Ani Otele gittik. Hava alanından şehir merkezine yol üzeri gece klüpleri ve pavyonlarla doluydu ve bu hemen kadın konusunda çalışma yapan arkadaşlarımızın dikkatini çekti. İki saat uçup 4 saatlik farka maruz kalınca “jetlag olduk” geyiği yaparak o gece herkes odasına dağıldı. Bizim grup çeşitli kurumlardan gelen toplam 20 kişilik bir ekipti.
Ertesi gün, gece de geç yattığımız için saat 10:00’a kadar uyuduk ve sabah kahvaltısından sonra küçük bir şehir turu ve arkasından da Ermenistan’ın dini merkezi olan ve Erivan yakınlarında bulunan Echmiadzin denilen yere götürdüler bizi. Grubumuza gün boyunca Diana Jan ve Levon Jan eşlik etti. Ermeniler konuşurken kime söyledikleri pek önemli olmamakla beraber her ismin sonuna aslında Farsça bir kelime olan “can” kelimesini ekliyorlar. Biz de öyle yaptık 4 gün boyunca. Burada bizi birkaç önemli kilise ve Nuh’un gemisinin parçalarının olduğu bir müzeye, akabinde de Ermenistan’ın son 4 rahibesinin olduğu kiliseye götürdüler. Ermenistan Ermenilerinin hemen hemen hepsi Gregoryan iken, 1204 IV. Haçlı seferinde Latinlerin başta İstanbul’a ve akabinde Anadolu’ya 50 yıl zulüm etmelerinden sonra batı Ermenilerinin bir kısmı Katolik olmuş, 1821 yılında günah imparatorluğu Osmanlı ‘yı yıkmak için gelen Amerikan protestan amcalar sayesinde de yine protestanlığa dönen Ermeniler de olmuş. Ama Ermeni kimliği büyük oranda gregoryan hristiyanlıkla iç içedir. Ermenilerin en büyük övünç kaynağı milattan sonra 301 yılında hristiyanlığı kabul eden ilk millet olmaları. MS. 301 (ne ironik değil mi, Hrant Dink de TCK 301’den mahkum olmuştu) yılında 1789 yılında gerçekleşen Fransız ihtilalinden sonra çıkan “millet” ve “milliyetçilik” kavramının Ermenilere o yıllarda nasıl uygulandığını ve ta o zaman kendilerini neye, kime, hangi değerlere göre millet olarak adlandırdıklarını sormuyorum bile. Nuh’un gemisinden olduğu iddia edilen İncil ve İncil sayfaları ve bunların altın işlemeli muhafazaları ise bana “Nuh Nebi İsa’dan sonra mı geldi ki gemisine İncil alsın, Kuran, Fethullah’ın Prizma kitabını, Bilim Teknik’in yerini alan Sızıntı dergisini alsın” sorusunu sordursa da bu kuşkularımı oradaki hiç kimseyle paylaşmadım. Üzerlerindeki çalıntı Fransız subay üniformalarıyla iki savaş alanı hırsızının 3-5 yıldır Çanakkale kahramanı olarak yutturulduğu ve her yere posterleri asılan bir ülkeden geldiğim için bu tarihi safsatalar bana da hiç de rahatsız edici gelmedi. Eğer Ermeniler MS. 301’de millet olarak komple hristiyan olmuş ise bu sadece Türk milletinin değil, Anadolu’da yaşayan herkesin koyun ve sürü psikolojisi eğilimi gösterdiğinin en güzel kanıtıdır. Rahibe teyzeleri de gördükten sonra öğle yemeği yemeye şehir merkezine bir restorana gittik ve açıkçası burada gelen yemekle çok zengin ve lezzetli olduğunu bildiğim Ermeni mutfağı hakkında hayal kırıklığına uğradım. O gün herkes öğle yemeğini beğenmemişti.
Öğleden sonra ise Ermenistan Sivil Toplum Merkezi ofisine gidip küçük bir tanışma toplantısı gerçekleştirdik. Türkiye’den 15 kadar farklı sivil toplum kuruluşundan toplam 20 kişiyidik. Tanışma toplantısı yapıldıktan ve kahvemizi içtikten sonra hepimiz Sayat Nova caddesindeki otelimize yollandık. Akşam saat 8’de yemek için tekrar verdik kendimizi Erivan sokaklarına ve öğlenki hayal kırıklığımızı bir nebze de düzelten bir restorana gittik. Yemekler güzel olmakla beraber her biri yumruk kadar olan ve yan masaya giden Ermeni mantıları hepimizin ilgisini çekti ve onlardan da bizim masaya söyledik. Elbette akşam yemekleri şarapsız olmazdı ve lezzetli ve değişik Ermeni şarapları da içtik.
İkinci gün programı ise ekibi ikiye bölüp çalışma ziyaretleri yapmaktı. İçinde benim de olduğum bir kısım WWF (Dünya Yaban Hayat Fonu) Ermenistan ofisine giderken, bir kısım da Kafkas Medya ofisine gittiler. WWF ofiste sınırın açılması durumunda sınır ötesi doğa koruma çalışmaları konusunda neler yapabilirizi Ermeni meslektaşlarla görüştükten sonra diğer ekiple Ermenistan’un markalarından biri olan Ararat konyaklarının üretildiği fabrikaya gittik. Bu konyak Churchill’in ve Stalin’in en beğendiği konyak markası olup %40 alkol ihtiva etmekte. Ben de hem bu konyaktan, hem birkaç Ermeni şarabından, hem de Ermenistan’a özgü içinde şeftali kurusu olan Ararat marka çikolatalarından aldım. Ararat konyak fabrikası ziyaretinden sonra grubun da isteğiyle “madem o kadar geldik, bir de soykırım müzesini ziyaret edelim” dendi. Erivan’ı çok iyi gören bir tepeye inşa edilen soykırım müzesine gitmek için yola çıktık. Herkes tepede bulunan ve en az Sidney’deki opera binası kadar büyük binayı soykırım müzesi sandı önce. Fakat oraya varınca bunun müze değil, spor kompleksi olduğunu öğrendik. Herkes de inanılmaz büyük ve muhteviyatı bol bir müze bekliyordu oysa. Müzeye vardığımızda belki de Ermenistan’da gördüğüm en güzel üç kızın soykırım müzesinde çalışan ve gelen ziyaretçilere bilgi vermekle görevli kızlar olduğunu farkettim. Bu kızları görseniz “evet kıtır kıtır kestik lan alayını” diyebilirsiniz. Soykırım müzesi de beni hayal kırıklığına uğrattı, çünkü dünyanın dört bir yanında tantanası bitmeyen bu mevzunun 20 dakikada gezilen bir müzede anlatılabiliyor olması oldukça tuhaf. İçeride fotoğraf çekimine izin verilmediği için hiç fotoğraf çekemedim, ama anlatılanlar bizdeki resmi tarih olduğu iddia edilen şeyin Ermeni versiyonu. Merak edenlerle ne gördüğümü özelden paylaşabilirim, ama öyle çok özel bir şey yok ve konuya hakim değilseniz zaten anlayacağınız şeyler de değil. Herkesin bir resmi tarihi var ve resmi tarih de herkes kendi tarihini aklıyor, diğerini karalıyor. Bu arada ne Ermeni arkadaşlar bize o yapıldığını iddia ettikleri soykırımı yapan milletin bir ferdi gibi davranıyor, ne de biz Türk kimliğimizle orada bulunuyoruz. Sanki bir grup Surinamlı turist grubu gelmiş de müzeyi geziyor. İki tarafta da bir ikiyüzlülük hali var. Zaten dört günlük ziyaretimiz boyunca bu mevzulara ne biz, ne de Ermeni arkadaşlar girdi.
Müzeden sonra ateş yanan soykırım anıtına da gittik. Orada yayını yapılan arya gerçekten herkesin hoşuna gitti ve herkese dokundu. Adını hatırlayamadığım Ermeni asıllı Fransız bir kadının sesinden okunuyordu bu aryalar. Bizden başka müzeyi ziyaret eden 3-5 Ermeni vardı. Bu arada jargon konusunda kimse tırı vırı yapmasın, Ermenistan jargonuyla yazdım yukarıdaki iki paragrafı.
Müze ziyaretinden sonra bizi Erivan dışında Gharni ve Geghard isimli iki yere götürdüler. Birincisi Yunan uygarlığının izlerinin Ermenistan’da olduğu tek yer olan Gharni, diğeri de klasik Ermeni kilisesi mimarisinden farklı olarak kaya içine oyulmuş Ermeni kiliselerinin bulunduğu Geghard idi. Gharni’nin eski Yunan’a ait olduğuna hiç inanmadım, çünkü taşların üzerinde ne bir “Ayşe Osman’a veriyor”, “85/4 kral tertip” ya da ne bir “Göz Göz Kaf Sin Kaf” gibi Türkçe yazıtlar görmedim. Buraların çıkışında bizdeki cevizli sucuk ve keteyi (Ermeniler Gata diyor) satan teyzeleri görmek ise büyük bir sevinç kaynağıydı. Bu gezinin en ilginç yanı ise bizim grup için çevirmen olarak gelen Pırıl Akkuş 99 ile aynı lisede okuduğumuzu keşfetmem oldu. Erivan’da iki adet İçel Anadolu Liseli harbiden komik oldu ve belki de Ermenistan’a giden ilk İçel Anadolu Liseli ünvanımı da elimden aldı.
İnanılmaz yoğun ve yorgun geçen bir akşamın ardından geri, Erivan’a otelimize döndük. Ben iki gündür internete giremediğim için bilgisayarımı da alıp “kablosuz internet olan bir yer bulur muyum” diye saldım kendimi Erivan sokaklarına. Yaklaşık yarım saat geniş geniş Erivan sokaklarını arşınladıktan sonra Ankara’da Tunalı Hilmi’ye, İstanbul’da caddeye, İzmir’de Kordon’a tekabül eden janjanlı bir sokak ve Ermeni teenage gençlerin takıldığı bir kafe buldum. Mesajlarımı kontrol edip bir sıcak çikolata içtikten sonra akşam yemeği için bizim ekiple buluşmaya otele döndüm. Milleti beklerken Pırıl’ın internetten çıkardığı Ermenice-İngilizce kelimeleri kullanarak Delal’e biraz hava attık. Yine hoş ve güzel bir restorana gittik ve oldukça güzel yemekler yedik. O gün de Diana ve Levon’dan başka Ermeni arkadaşımız yoktu. Otele döndükten sonra ben karşıdaki büfeden Tarzanca anlaşmaya çalıştığım bir teyzeden 3 adet Gyumri (Gümrü) birası alıp otel odamda tek başıma demlendim.
Ertesi gün ise asıl toplantıların başladığı gündü ve toplantıda nerden baksanız 40-50 Ermeni arkadaş vardı. Daha önceden tanıştığım Karen’i de orada görmek bana büyük mutluluk verdi. Çünkü Amerika’da aynı yerde beraber staj yapmıştık. Tüm gün hem Ermeni, hem de Türk tarafının insan hakları ve demokrasi, gençlik, kadın ve toplumsal cinsiyet ve çevre sunumlarının yapılması ve tartışmalarla geçti. Ben Türkiye’de çevre sorunları ve Kars’ta yapmış olduğumuz çalışmalar ve Ermenistan ile yapılması muhtemelden ziyade, yapmamız gereken işbirlikleri üzerine bir sunum yaptım.
Öğle yemeğinde yanıma Amerikan Büyükelçiliğinde görevli bir eleman oturdu. Dördüncü görev yeri olan Ermenistan’ı sordum ona. Diasporanın ekonomik olarak ülkeye desteği olup olmadığını sordum ve Rusya’da petrol ya da doğal gaz şirketlerinde çalışan Ermenilerin ülkeye gönderdiği paranın diasporanın Ermenistan’a gönderdiği paradan daha çok olduğu cevabını aldım. Ermenistan’da mevcut iktidarın görsel medyayı elde tuttuğunu, bir tek bile muhalefet TV’sinin olmadığını belirtti. Ermeni halkının %90’ının da kamuoyu görüşünün TV aracılığıyla oluştuğu düşünüldüğünde pek de demokratik bir durumun mevcut olmadığını söyledi. Muhalefetin (Levon Ter Petrosyan) sadece birkaç gazetesi mevcutmuş, onun dışında tüm basın yayın iktidara hizmet ediyormuş. Bir yerden size de tanıdık geldi mi bu durum? Bana hiç gelmedi Erivan’da soykırım müzesini ziyaret eden bir Surinamlı turist olarak J
Akşam ise bu sefer Erivan’ın en ünlü restoranlarından biri olan Kafkas restorana gittik ve burada bize ayrılmış masalara geçtik. Mekan tam Battal Gazi filmlerindeki han profiline acayip uyan inanılmaz güzel bir mekandı. Battal Gazi, gelip kucağıma oturması gereken hafifmeşrep hancının kızı ve yemek yedikten sonra ağzı gömlek yeniyle silme yorumu yapınca yanımda oturan Delal koptu haliyle. İşte burada hep metini duyduğum Ermeni mutfağının tadına sonuna kadar varabildim. Gelen mezeler ve yemeklerden hangisini yiyeceğimizi şaşırdık. Sadece Ermeni değil, masada Gürcü haçapurisi (bir çeşit peynirli pide) de vardı. Başta içine konulan inanılmaz lezzetli harcı ile lahana sarması herkesin favorisi oldu. Burçak ise haçapurileri ardı ardına benimle birlikte götürüyordu. O gece diğerlerinden farklı olarak canlı müziğimiz de vardı. İnanılmaz güzel bir oktavdan okuyan Ermeni teyzemize iki Ermeni düdüğü ve bir tef eşlik ediyordu. Arkası arkasına bizim ezgilerimize de çok benzeyen Ermenice türküler söyledi ve finalde de olması gerektiği gibi sarı gelin ile finali yaptı. Bir ara düdük ile göbek havaları da çaldılar. Diana, Ozan ve Gökhan ortada bir göbek attılar. Yalnız düdüğün o kadar dertli bir sesi var ki “dale don dale” çalsa insanı melankolikleştiriyor. Ben göbek havası da çalsa düdük ile göbek atamadım, ne bileyim. O gece Kafkas restorantta alem bitince Gökhan bir ev partisi olduğunu söyledi ve hadi oraya gidelim dedi. Beni ve 3 Türk kızı bir taksiye bindirdi ve Erivan Amerikan Üniversitesine gönderdi. Taksici bırak Ermeniceyi hiçbir dilde tek bir kelime konuşmadı. Erivan’da her yere Ermeni iseniz 600 drama (1,8 $), yabancıysanız 1000 drama (2,75 $) ulaşmak mümkün. Işıklandırılmış anayoldan karanlık caddelere sapınca Ezgicimin yüzünü ve şoföre yalvarır bir şekilde “American University of Yerevan, pleaseeeeeeee” deyişini duymalıydınız. Tabi kızın korkmasında benim “kızlar benim verebileceğim sadece böbreğim var” dememin de büyük etkisi oldu. Keşke video kameram yanımda olsaydı da yüzünün o endişeli halini kaydedebilseydim. Şoför herhangi bir dilde tek bir kelime söylemeden bizi istediğimiz yere 1000 drama eski Lada taksisiyle bıraktı. Bizi kampüsün önünde aslında bir Azeri olan ve İran’dan gelen Rıza aldı. Diğer arkadaşlar da gelince hep beraber öğrenci evi olan evlerine ve toplamda 11 milletten onlarca kişinin olduğu Rıza’ların evine gittik. Mekanda bir tek Ermeni yoktu, Rus ve Polonyalı kızlardan sonra hüsnü cemali güzel olan kızlar bizim Türk kızlarıydı. Ben iki tane Peace Corps görevlisi Amerikalı kız buldum ve onlarla şarap içip muhabbete daldım. 2-3 saat muhabbetten sonra bir taksiye Türk usülü 6 kişi binip otelimize döndük. Önder Jan, Burçak Jan, Ömür Jan, Ezgi Jan, Gökhan Jan ve Ozan Jan.
Ziyaretimizin son günü ise her iki ülkeden aynı konuda çalışan sivil toplum kuruluşu temsilcileri bir araya geldi ve gün boyunca başta sınırın açılması ve sınırın açılmasından sonra ortak ne gibi projeler yapılabilir üzerine gün boyunca kafa patlattık. Herkes çıkardığı beyin fırtınası sonuçlarını sunup, bu konularda harekete geçmek için kararlar aldık. Bizim grubun sunumlarını ben ve Ermeni meslektaşım Arthur yaptı.
Akşam ise son gecemiz olduğundan tüm Ermeni arkadaşlarla beraber yeniden Kafkas restoranta yemeğe gittik. Onun öncesinde Karen ben ve Tuba’yı Erivan Amerikan Üniversitesinde bulunan Acopian Center for Environment merkezine götürdü. Orada Vasil, Grigor ve Levon ile buluştıktan sonra merkezi gezdik. Daha sonra Tuba ve beni Jazzve (Cezve) adında bir mekana götürdüler. Ben Gümrü birası içerken Tuba da içi kalaylı, dışı değil bir cezvede hazırlanmış köpüklü Türk kahvesi içti. Aynı konuların insanı olduğumuz için uzun uzun ortak konularımızdan konuştuk. Daha sonra Levon bizi diğer arkadaşlarla buluşacağımız Kafkas restorana bıraktı. O gece saat 11:30’a kadar yemek ve eğlence ile geçirdikten sonra otelimize dönüp Türkiye’ye dönmek için hava alanına hareket ettik. İçimizde yeşil pasaportlular olduğundan yine maceralı bir pasaport kontrol olacağını tahmin etmiştik bile. Hava alanına geldikten sonra vizeye ilaveten 10.000 dram olan ayak bastı ücretini de ödeyerekten pasaport kontrollerimizi yaptırıp yine Ermenistan hava yollarına ait uçak ile ülkemize döndük. Vize için pasaportu Ermenistan dış işleri bakanlığına giden Burçak’ın pasaportu orada yırtılmış. Önce kızcağıza “you are not going home, you stay here” dediler ve fakat akabinde Delal’in Ermenice yardımları sayesinde çıkış mühürünü de bastılar. Uçağımızı beklerken bir yandan cebimizde kalan son dramları duty free’de harcadık, diğer yandan ben, Delal, Evren ve Özlem sohbete daldık. Uçağımızın saati geldiğinde hepimiz uçağa doluştuk ve ülkemize geri döndük. Pasaport kontrolünde hala “Delal iyi de Türkçe bilir, bir sorun olursa çağırın” geyikleri yaparaktan misak-ı milli sınırlarına giriş yaptık. İstanbul Atatürk Hava Alanında Ankara’ya gidecek olanlarla sabahladık ve normalde Diyarbakır’a gitmesi gerekirken daha sonra Kars’a gitmesi söz konusu olan Ömür ile öğlene kadar iç hatların farklı yerlerinde takılarak ve uyuyarak Kars’a olan uçuşumuzu bekledik ve öğlen olduğunda uçağımıza binip Kars’a döndük. Erivan’dan sadece 150 km uzaklıktaki Kars’a gitmek için alınan ne kadar da aptal bir rotaydı benimkisi. Sırf Türk-Ermeni kara sınırı kapalı diye.
Şimdi ülkeyle ilgili genel tespitlerime geleyim. Öncelikle Ermeniler pek Ermenistan’ı ülkesinmiyorlar gibi bir izlenime kapıldım. Çünkü ülkenin simgesi olan her şey artık o ülkede değil ve bunun yol açtığı travma hali devam ediyor. Ne Ermenistan hava yollarının logosu olan ve hostes kızın rozetinde gördüğüm küçük ve büyük Ağrı dağları, ne içtiğim Kilikya birası, ne gidip fabrikasından aldığımız Ararat konyağı, ne de kaldığımız Ani Hotel. Kaybetmişlik üzerine kurulmuş bir kimlik. Bizim Ermenileri, onların da bizi anlaması o kadar zor ki. Çünkü biz milli kimliğimizi kazanımlar, küllerinden yeniden doğmalar, devrimler ve kahramanlıklar üzerine kurmuşuz. Ermeniler ise milli kimliklerini kaybettiklerinin ve mağduriyetlerinin üzerine kurmuşlar. Bir U kap düşünün, Türkleri ve Ermenileri bu U kaba koyun dengeyi bulmayacaktır, çünkü yoğunluklarımız korkunç farklı. Bunun yanında hristiyanlık Ermeni kimliğinin ayrılmaz, ayrılması düşünelemez bir parçası olmuş ve kimliğin neredeyse tamamını kaplıyor. Ermenilikle gregoryanlığın birbirinden ayrı düşünülmesi imkansız. Ülke Sovyet zamanında bile içinde diğer milletlerden en az insan barındıran millet olmuş ve bugün de ülkenin %99’u Gregoryan Ermeni ve çok az da Yezidi Kürt ve Rus bulunmaktaymış. O nedenle bizdeki gibi hiç alt kimlik üst kimlik muhabbetleri olmuyor. “Ne mozayiği lan, hepiniz Ermenisiniz” durumu var biraz ülkede. Oysa Osmanlı’nın Revan dediği Erivan 150 yıl Osmanlı geçici idaresinde kalmış ve geçen yüzyılın başına kadar %52’si Azeri, Farsi ve Türklerden oluşan bir şehirdi.
Ermenistan’a yapmış olduğum gezi bana bir kez daha kültürel ve tarihi zenginliğin ırkla, milletle alakası olmadığı teorimi bana tekrardan ispatladı. Başta Erivan’da yemek kültürü olmak üzere doğu Ermenilerinin kültürel çeşitliliğinin bizim Anadolu Ermenilerininkinden çok daha fakir olduğunu gördüm. Çünkü doğal kaynak yok. Bozkır ülkesinde ne kadar kültürel ve tarihsel olarak gelişebilirsiniz ki? Yani bizim kültürel, tarihsel, dilsel ve fiziksel zenginliğimizin sebebi Türk, Rum, Kürt ya da Ermeni olmamız değil, Anadolu toprakları üzerinde yaşıyor olmamız. Almanları getir bırak, bir yüzyıl yaşasınlar şu bir kız yatsa üzerine sabah gebe kalkacağı verimli Anadolu topraklarına, şu dünyanın en kral mutfağına, müziğine, kültürüne, insanlığına sahip olmazlarsa neyim. İçimizdeki Almanlar alınmasın, nedense onlar geldi aklıma birden.
Bu yorumlar da Türk kızlarımızdan. Gruptaki kızlarımızdan hiçbiri Ermeni erkeklerini beğenmediler. Benim ilgi alanıma girmedikleri için yorum yapamayacağım ama harbiden Gürcistan’daki gibi çoğu böyle mafya, Kurtlar Vadisi kılıklı tipler. Kızların dediğine göre çok paspal ve kendilerine de bakmıyorlarmış. Türk erkeklerinin kıymetini anlamaları konusunda faydalı bir deneyim oldu onlar için. Kızlara gelince, onlar benim ilgi alanım olduğu için onların yorumunu yapayım. Erivan’da bir kere yolda sokakta erkekten çok kadın var. Hepsi şıkır şıkır giyinmiş, oldukça bakımlı ve hoş kadınlardı. Etek ya da kumaş pantolon dışında pek farklı bir modayı benimseyen Ermeni kız görmedim. Çizme olmazsa olmaz bir moda. Çok tipolojik bir görünümleri var Ermeni kızların. Çoğu birbirine benziyor. İnce yapılı, ince ve uzun yüzlü ve illaki siyah ya da kahverengi saçlılar. Çakma da olsa bir tane sarışın Ermeni kız görmedim. Misal bizde sokağa çıkarsınız, en az 10-15 tarzda giyinmiş kadın-kız görürsünüz ya Ermenistan’da yok öyle. Ne bir hippie, ne bir clubber, ne bir teen tarzı giyinişi benimseyen kız görmedim. Daha önce de söylediğim gibi gördüğüm en güzel kızlar soykırım müzesinde gelen ziyaretçilere anlatım yapan kızlardı. Muhabbet olsun diye sırf soru sormuşluğum vardır kendilerine, yoksa mevzuyu bir Dadrian, bir Marashlian, bir McCarthy ya da bir Lewis kadar iyi bilirim J
Erivan gri bir şehir. Bir yer Ermeni olur da mimarisine hayran kalınmaz mı? Kalınır tabi. Adamlar Urartu’dan beri aynı yerde yaşıyor, haliyle sağlam ve güzel evler, binalar yapacaklar. Harbiden meydan kelimesinin hakkını veren meydanları ve Sovyet zamanından kalan geniş geniş caddeleri var. Yalnız size çok önemli bir uyarı. Kırmızı ışık ve yaya önceliği konusunda bizden beter bir ülke daha var mıdır diye sorardım kendime. Varmış arkadaşlar: Ermenistan. Siz siz olun yaya iseniz size yanan yeşil ışığa kesinlikle aldanmayın. Defalarca ezilme tehlikesi atlattık, hatta bir tanesi çok ciddiydi. O da zaten Ermenistan’da ağız dolusu Türkçe sövdüğüm tek andı. Yayalar karşıdan karşıya geçerken arabalar hız kesmek yerine kornaya basıp yayaların arasına saatte 60-70 km hızla dalıyorlar.
İnsanlar da izolasyon psikolojisini görmek mümkün. 1993’ten beri dünyaya tek çıkışları güneyde İran, kuzeyde Gürcistan. Hem Türk, hem de Azeri sınırı kapalı ve denizi de olmayan bu ülke sıkışıp kalmış orada. İşsizlik var, daha yeni %22 develüasyon olmuş. Yer altı ve yer üstü kaynakları açısından oldukça fakir. Sadece biraz madencilik mevcut Ermenistan’ın içlerinde. Petrol ve doğal gaz konusunda Rusya’ya bağlılar. Rusya’nın bölgede hamisi olduğu tek devlet. O kadar hamisi ki Türk ve Azeri sınırını Ermeni askeri birlikleri değil, Rus askeri birlikleri bekliyor. Türk olduğumuz için hiç negatif bir davranış şekliyle karşılaşmadık, ama Azeri olsaymışız durum çok farklı olabilirmiş. Sadece restorantta herkesin de dikkatini çeker şekilde garson kızlardan bir tanesi bize karşı çok fevri ve asabiydi. Onun dışında Türk olduğumuz için bir tane bile olumsuz hareketle karşılaşmadık, aksine çok iyi ağırlandık.
Diğer farkettiğim bir konu ise Ermenilerdeki İstanbul saplantısı. Hepsi o şehre aşık ve hepsi İstanbul’a gitmekten, orayı görmekten bahsediyor. Gelip 40 gün kaldığı İstanbul’a adeta aşık olmuş Diana ve bir yolunu bulup tekrar gitmek istiyor. Yemekte kadehler İstanbul’a ve İstanbul’un güzelliklerine kalkıyor. Herkes İstanbul aşığı.
Umarım kara sınırımız bir an açılır ve hem karşılıklı gidiş-gelişler ve ticaret başlar. Fakat sınırın kapalı olmasının asıl müsebbibi Azerbaycan. Yoksa bizim Ermenistan ile sınır ya da diplomatik ilişki konusunda bir sıkıntımız yok. Ne zaman Türk-Ermeni ilişkileri iyileşse Azerbeycan’ın Türkiye üzerindeki etkisi artıyor ve eski tas, eski hamam devam ediliyor. Ermenistan’ın 1993’te Karabağ’ı işgal ettiğinden beri durum böyle ve çözülmesi gereken konu asıl Karabağ ve Azerbeycan. Ancak bu şekilde Ermenistan’a uygulanan çift taraflı ambargo kalkabilir.
İşte bu anlattıklarım Önder’in Revan seferinden izlenimleriydi.
11-16 Mart 2009, Erivan
Fotoğraflar: http://picasaweb.google.com/onder.cirik/Ermenistan