Anasayfa / Seyahat / Yörük Masalları

Yörük Masalları

2008 şubatında, Kars’ta olmadığım soğuk kış aylarında yörükler gibi ben de sahile, Akdeniz kenarlarına inmeye karar verdim. İstanbul’dan dört arkadaş Atlas Dergisi ve Buğday Dergisi’nin ortaklığında yürütülen Yörük Masalları projesi için İç Anadolu ve Akdeniz’deki Yörükleri gezip kaybolan, sözde kalmış ama yazıya geçmemiş masalları derlemek üzere yola koyulduk. Altımızda Atlas Dergisi’nin cipi ile ilk hedefimiz olan Polatlı’ya yöneldik. Yolu da biraz uzatıp daha önce görmediğimiz Bilecik ilini de görüp öyle geçtik Polatlı’ya.

Polatlı proje ekibinden Çağlar’ın memleketi. Çağlar bir ucu Antalya’da, diğer ucu Ankara Polatlı’da olan Honamlı yörüklerinden. Devlet 1954 yılında bunlara “yerleşik hayata geçeceksiniz” dediğinde Çağlar’ın dedesigilin obası Polatlı’daymış ve Polatlı’da Yağcıoğlu köyüne devlet eliyle yerleştirilmişler. Yörük aslında yürümekten geliyor. “Yürüyen” demek Türkçe. Benim soy sop da yörük, ama uzun yıllar olmuş yerleşik hayata geçeli. 1954 nispeten çok daha yakın bir zaman.

İşte bizim de gidip gördüğümüz artık son yörüklerdi. Halen yerleşik hayata geçmemiş, göç eden çok az sayıda oba kalmış. Aydıncık yöresinde onlarla konuştuğumuz kadarıyla devlet onların da dört yıl içinde yerleşik hayata geçmesini istiyormuş. Bu nedenle onları Karaman’da devlet tarafından yaptırılan ve sarıya boyandıklarıo için “sarı evler” denilen evlere yerleştirmeye uğraşıyorlarmış. Fakat yörükler de “biz ne yaparız kara kışta Karaman’da, neyle geçiniriz, zanaat bilmeyiz, çiftten sabandan anlamayız, tek bildiğimiz keçi yetiştirmek, yerleşirsek rezil oluruz” diyorlar.

Yörükler oba oba Orta Asya’dan gelen ve Anadolu’nun dört bir yanına yayılan, hayvancılıktan başka bir işten anlamayan göçer konar insanlar. Nerede çayır, nerede mera, yörükler orada. Kışın sahile, yazın yaylaya. Hayatlarında bildikleri en iyi şey keçi yetiştirmek. Anladığım kadarıyla İç Anadolu , Taşeli ve Teke yöresine Türkmen boylarının gelmesi Anadolu Selçuklu dönemine rastlıyor. Osmanlı İmparatorluğu yörüklerle çok uğraşmış, hiç geçinememiş, doğru düzgün asker ve vergi alabilmek için tarih boyunca yörükleri yerleşik hayata geçirmeye çalışacağım diye uğraşmış.

Çağlar ve diğer arkadaşlar Akşehir’in Cankurtaran köyünde şahit olmuşlar yörükler için yerleşmenin ne kadar zor olduğuna. O köye 1940’larda devlet tarafından iskan ettirilmişler. Ömürlerinde hiç kış geçirmemişler, çünkü hep sahile, Akdeniz kıyılarına göç ediyorlarmış. Dede Çağlar’a o yılları şöyle anlatmış,

“1948 senesi çok kış yaptı. İlk defa kışın sahile inmedik. Hiç bilmedik nasıl ısınılır, nasıl soba kurulur? Hep ömür çadırda geçmiş. O kış bebeklerle yaşlılar hep donarak öldüler. Gözyaşlarımız buz oldu. Bir tek gençler sağ kaldı.”

Bu Cankurtaran köyünün de ilginç bir hikayesi var. Köyün bulunduğu yer boğaz olduğundan kışın yoğun kar yağışı ya da don olan gecelerde köyün yanından geçen anayolda bir sürü araba yolda kalır ve yolcular köylüler tarafından kurtarılır, köyde ağırlanırmış. Köyün gençleri karlı ve donlu gecelerde yol boyunda devriye atma geleneğini halen sürdürüyorlarmış yolda kalan, uçan, donan var mı diye.

Ben direk Mersin’e geçtiğim için İç Anadolu kısmına katılamadım projenin. Yaklaşık 15 gün boyunca Polatlı, Akşehir, Karaman, Konya, Mut ve civarlarında masal peşinde koştu ekibin geri kalanı. En büyük sorun masalları kadınların bilmesi ve kadınlarla iletişimin de, İç Anadolu’da oldukça zor olmasıymış. Gittikçe muhafazakârlaşan ülkemizin o bölgeleri de bu işten payını almış ve bizim ekip 15 gün boyunca neredeyse tek bir masal derlemeden, kaydetmeden Mersin’e geldiler.  Ekip İç Anadolu kadınlarıyla bizim Mersin kadınları arasındaki 180 derece farkı görünce oldukça şaşırdılar. İç Anadolu’da kadınlar bunlardan kaçışırken bizim Mersin’de teyzeler sıraya girdi resmen, çeneleri düştü. Açıkçası memleketimde geleneksel olanı son yıllardaki İslami dalga çok da fazla etkilemediği için oldukça sevindim. Zaten ben kendi ailemden ve yaylamdan bildiğim kadarıyla biz gayet geleneksel bir islam yaşıyoruz Mersin’de. Yaşıyorduk yani. O hurafe vahabi tarzı islam bizim buralara pek bulaşmamıştı. Ben son 10-15 yılda görüyorum buralarda, haremi selamı, düğünde davullu zurnalı kutlama yapmak yerine kuran okutmayı, 15 sene önce iş yaparken şöyle bir attırıverilen o yazmanın altı boneli türban, maksi dedikleri ve genelde annemlerin yaylada giydikleri o eteklerin pardüseye dönüşünü.

Ekibimize Mersin’de Elif de katıldı. Bizim evde kaldık ve günübirlik yörüklere gidip masallar derleyip, videolar çektik. İlk işimiz anadolu lisesi mezunlarından Deniz 04’ün babasını ziyaret etmek oldu. Kendisi Mersin folklörüyle ilgili uzun yıllardır çalışmalar yapmaktaymış. Bize bir iki masal sağlaması ve bizi yönlendirmesi çok faydalı oldu. Yaptığı çalışmalardan da çok ilginç şeyler öğrendim. Misal yörüklerin halen orta asyadan bu yana gelen İslam öncesi şamanist gelenekleri olduğunu öğrendim. Gençliğinde yaptığı araştırmalarda tanrıya Yörüklerin “gök çadırlı” dediğini görmüş. Yörük adam dünyayı bildiğiyle değerlendiriyor. Herkes çadırda yaşıyorsa, tanrı da çadırda yaşıyordur. Ama o, o kadar uludur ki onun çadırı olsa olsa mavi gökyüzü olur. Bu nedenle de yörük tanrıya “gök çadırlı” der. Bunun yanında yörük tanrıya çemkirir, onunla tartışırmış. Kendi ektiği domates olmayınca, göğe dönmüş, sedir ağacını göstermiş ve tanrıya demiş ki, “kendi diktiğini kocaman ettin de, benimkini güpgüdük bıraktın” . 

Diğer öğrendiğim ilginç bir bilgiyse Bolkarlarda tanıştığı geyik avcısı. Kaç geyik vurduğunu sorduğunda “iki tüfek, kalanı da horda çadırın direğinde yazılı” cevabını vermiş. Geyik avcısı vurduğu yüzüncü geyikte tüfeğini geyiği vurduğu yerdeki bir ağaca asıp orada bırakırmış. Eğer o tüfekle 101. geyiği vurursa avının tutulacağına ve bir daha av yapamayacağına inanırmış. Ali  amca işte çadırın orta direğinde 53 çentik saymış ve bu efsanevi geyik avcısının 253 geyik vurduğunu öğrenmiş hayatı boyunca.

Bu anlattığını biz daha sonra Aydıncık da gördük. Kurt bağlama duası var. İnanışa göre keçiler gece dağa bırakılıyor ve parmakla sürünün etrafını dolanacak şekilde uzaktan bir çember çiziliyor. Dört mısralık bir duası var ve o yapıldıktan sonra kurdun o çemberin içine giremediğine ve sürüye dokunamadığına inanılıyor.

Biz gerekli talimatları aldıktan sonra yaşlı yörük teyzeleri aramaya ilk önce Mersin’in Arslanköy yaylasına gittik. Orada Havva ana olduğu ve kendisinin de ayaklı tarih olduğu bize söyleniyor. Arslanköy aslında oldukça meşhur bir köy. Milli mücadelede Fransızlara karşı direnişinden dolayı bu adı alıyor, asıl adı Efrenk. Bizi Mersin’den Sun TV genel yayın yönetmeni Arslanköy lisesinde matematik öğretmenliği yapanHüseyin Hoca’ya yönlendiriyor. Biz de kendisini lisede buluyoruz. Hüseyin Hoca oldukça idealist bir insan ve bir kişinin aslında neleri değiştirebileceğini göstermesi açısından oldukça önemli biri. 2000 senesinde memleketi olan köyünde öğretmenlik yapmaya başladığında köyün bir tiyatrosu olsun ve tiyatroda da köyün kadınları oynasın diyor. Önce kadınları, sonra eşlerini ve sonra da köylüyü ikna ediyor. Kadınları her gün akşamüstü lisede toplayıp hayatlarını, gündelik yaşamlarını anlatmalarını istiyor. Sonra bunları derliyor ve o kadınların kendilerini oynayacağı köylerinden bir oyun yazıyor. Oyun önce köyde, sonra Mersin’de, sonra da Ankara’da oynanıyor ve büyük beğeni kazanıyor. Daha sonra bir yönetmen çıkıyor İstanbul’dan Pelin Esmer isminde. Arslanköy’e gelip, şalvar giyip bir yaz o kadınlarla geçirip bu tiyatro serüvenini filme çekiyor. Filmin adı Oyun. Ulusal ve uluslar arası bir sürü ödül alıyor. İşte Hüseyin Hoca da bu işin baş aktörü.

Bizi alıyor ve Havva anaya götürüyor. Köyün en yaşlısı ve ayaklı tarih diyorlar. Fakat o da ne? Havva ana elimizde kamera bizleri görünce konuşmak istemiyor, hatta evine bile buyur etmiyor. Biz şaşırıyoruz. Meğer işin aslı başkaymış. Bunu da bize Hüseyin Hoca anlatıyor. Köyden Naile ana isminde biri Ankara’da düzenlenen AKP karşıtı mitinge gidiyor, orada Naile ana bu türban olayını protesto etmek için başındaki başörtüyü çıkarıp atıyor ve bir türban protestosu yapıyor. Onun bu davranışından dolayı da köy ikiye bölünmüş, kimisi “Naile ana iyi yaptı” derken, kimisi de “yaşlı başıyla ne işi var orada, türban protestosu senin neyine” demekteymiş. Basında köye çok gidip gelince bizi de onlardan biri sanmışlar galiba. Havva teyzenin konuşmama nedenini buna bağladı Hüseyin Hoca. Köyde ister istemez bir mahalle baskısı oluşmuş. Bu arada Hüseyin hoca “aslında Naile ana da iyi masal bilir” deyip bizi ona götürdü. Naile ana da önce bizi basın sanıp, konuşmak istemese de bir şekilde ikna ettik. İki göz küçücük bir evi var ve orada tek başına yaşıyor. Hüseyin hocanın dediği gibi de hakikaten Naile anadan üç tane masal çıktı.

O akşamüzeri halen çadırda yaşayan ve keçi yetiştiriciliği yapan köyün yakınlarında yaşayan birkaç çadıra konuk olduk. Tam da yemek saati gidince oturup sıkma, çökelek böreği ve yağlı bazlama ile bir de ziyafet çektik. Pek masal çıkmadı, bir efsane çıktı çadırın dedesinden. Sabah tekrar gelmek üzere sözleştik biraz video çekmek için.

O gece Arslanköy’de belediye başkanının annesinin evinde kaldık. O teyzeden de yaklaşık 5-6 masal çıktı. Belediye başkanı da zaten lise arkadaşım Serkan 98’in kuzeni çıktı. Ertesi sabah ise tekrar akşam gittiğimiz yere gittik. Tam da keçileri emiştirme saatiydi. Oğlakları bir, annelerini bir tutuyorlar. Emiştirme saatinde yavruları bir bırakıyorlar hepsi memelere hücum ediyor. Kimisi annesini bulamıyor, bağırıyor. Hiçbir keçi yavrusu olmayanı emzirmiyor, boynuzlarıyla uzaklaştırıyor. O sabah oldukça güzel çekimler yapıp öğleden sonra tekrar Erdemli’ye döndük. Erdemli’de de Boynuinceliler aşiretinden birkaç yaşlı nineye gittik. Bu kadar komedi nineler olamaz ya. Ağlayarak ağıt yakarken birden durup gülebilen, yanında kıkırdayan teyzeye “ne takılan gı” diye çekişen, sonra tekrar ağlayan, mani gibi konuşan, dediklerinin çoğunu zor anladığımız şirin ninecikler.

-Adın ne nine?

-Adım Hürü, derdim var sürü sürü

Onlardan çok güzel kayıtlar aldıktan sonra ertesi günü Narlıkuyu ve Kızkalesi’nin yukarısında kışlayan Boynuinceli yörüklerine gitme kararı aldık.   Önce Kızkale’sinin yukarısında bir yörük çadırına gittik Sun TV genel yayın yönetmeninin tavsiyesi üzerine. Amca bizi karşıladı çadırında ve akşam saati de olduğundan hemen yemeğe aldı. Çağlar herhalde adamların tüm kışlık erzağını yedi diye tahmin ediyorum teyzenin sıcak sac üzerinde attığı mayalı bazlamalarla. Gece geç saate kadar bu amcadan da birkaç fabl tarzında masal derledikten sonra tekrar Erdemli’ye bizim eve döndük. Erdemli Lisesi’nde edebiyat öğretmeni olan bir hocamız da üniversite yılları sırasında lisans tezi olarak bölge folklörünü çalıştığını öğreniyoruz ve 1980li yıllarda masal da derlediğini öğreniyoruz. Yalnız o masal derlediği ninelerin öldüğünü söylüyor bize, fakat derlediği bir masalı anlatabileceğini söylüyor. Biz de biraz doğal bir ortam olsun diye hocamızı da alıp yayla yoluna vuruyoruz. Doğal yer bulmak mümkün mü? Erdemli’nin üzerindeki o makilikler düzlenmiş, ya TOKİ konutları yapılmış ya da sera yapılmış. Bir harnup ağacı gölgesi bulacağız diye 10 km gittik ve sonunda hocamızın anlatacağı masalı kaydedecek bir yer bulabiliyoruz. Fazla değil 10 sene önce buralarda hiçbir şey bulunmadığını bizzat ben hatırlıyorum. O günün geri kalanında ise Erdemli’de kablosuz interneti olan bir pastaneye gidip internet işlerimizi hallediyor ve akşam da annemin yemeklerini yemek için tekrar bizim eve dönüyoruz.

Ertesi gün ise hedefimiz Aydıncık’ın sarıkeçili yörükleriydi. O gün konaklama yapacak şekilde Erdemli’den çıktık ve Aydıncık’a doğru yola koyulduk. Aylardan şubat olmasına rağmen hava inanılmaz güzeldi. Aydıncık’a giderken Silifke’ye de uğrayıp “Yörük Kızı” adında bir kitap yazan ve yöre folklörüyle ilgili bir çok çalışma yapan Esma Hanım’a uğradık. İçinde derlediği masalların da olduğu kitabını bize hediye etti ve bildiği birkaç masalı da bize anlattı. Kendisi başta folklorik kostümler olmak üzere konuya çok hakimdi ve uluslar arası folklör yarışmalarında da birincilikleri olan bir kadındı. Silifke’de işimizi halletikten sonra Aydıncık’a doğru yola, şu meşhur Cemal amcayı bulmaya gittik.

Aydıncık domates ve muz seracılığı yapılan küçücük bir ilçe. Anayol üzerinde bulunan birkaç kahvede Cemal amcayı sorduğumuzda bize hemen Aydıncık’ın arka tarafında bulunan dik ve yüksek tepeleri gösterip orada yaşadığını söylüyorlar. Biz de yola koyuluyor ve Cemal amcanın çadırına doğru arabamızı sürmeye başlıyoruz. Gerçekten virajlı, stablize, dar ve çok dik bir yoldan tepeye çıkıyor, tepeye çıktıktan sonra arkasına dolanıyor ve onun gibi iki tepe daha geçtikten sonra yolun bittiği yerde Cemal amcanın çadırını buluyoruz. Cemal amcanın birini mutfak çadırı, diğerini de yatıp kalkmak için kullandıkları iki çadırı var. Birer çadır da oğullarının var. Bunun yanında biri yetişkin keçilerin, diğeri oğlakların konulduğu da iki ağılı bulunuyor. Cemal amca bizi henüz 5 yaşındaki torunu Vural ile karşılıyor. Derdimizi anlatıyoruz ve kendisi bizi hemen çadırına davet edip, bir çay koyduruyor ve başlıyor anlatmaya. Sadece masal değil, çeşit çeşit hikaye, göç hikayeleri, yörükler, yaylak, kışlak, anlatıyor da anlatıyor. Cemal amcalar her kış Aydıncık’a iniyorlar ve her yaz Konya’nın Seydişehir ilçesine çıkıyorlar. Bu göç tamamen yaya ve sürüyle birlikte yapılıyormuş. Çadırda ne elektrik, ne de su var. Su bir tankerle şehir merkezinden getiriliyor. Cemal amcanın teknolojik tek aleti cep telefonu ve pilli radyosu. Bize de diyor ki, “bu cep telefonu en çok yörüğe yaradı, nerde olduğunu bilemezsin ki, nereyi arıycan?”

Tam o sırada yine emiştirme faslı başladı ve tüm oğlaklar ağılından salınıp annelerine koşturdular emmeye. Bazıları annesini bulamıyor ve Cemal amcanın gelini bu oğlakları bacağından tutup anasının altına atıveriyor. Analar da kendisinin olmayan oğlaklara kesinlikle memesini emdirmiyor. Kenan burada da bir sürü güzel görüntü aldıktan sonra Cemal amca karşı tepede bulunan ve yaklaşık üç çadırın bulunduğu yörük obasına da gidelim diyor. “Hem onların develeri de var, develeri de görürsünüz” diyor. Gerçekten de göç ederken kullandıkları devesi kalan üç beş sarıkeçili obasından biri burası kalmış. Cemal amcayı da alıp önce Aydıncık’a iniyor ve oradan da karşı tepeye bir orman yolundan çıkıyoruz. Aracımızın arazi aracı olmasının faydalarını en çok da burada görüyoruz, çünkü obaya ulaşmak için sadece traktörün gidebileceği ve yola benzeyen yolumsudan aracımızla yavaş yavaş geçip bu obaya varıyoruz.

Bu obanın çadırlarını kurdukları yerin muhteşem bir manzarası var. Batıya bakıldığında tüm Aydıncık ve sahil şeridi ayaklarınızın altında ufka kadar uzanıyor. Vardığımız saat de akşamüzeri olduğundan ve güneş ortalığı kızıla boyayıp ufuk da battığından daha güzel bir manzara veriyordu. Arabamızın gittiği yere kadar gidiyor ve orada park ediyoruz. Burada bir çadır var ve çadırdan 10-11 yaşlarında bir kız çocuğu ve ondan biraz daha büyük bir erkek çocuğu çıkıyor. Birisi Elif, diğeri Mustafa. Elif yeşil gözleri, tatlı gülüşü, kırmızı yanakları ve kırmızı yazmasıyla Çağlar’ın, benim ve Kenan’ın hemen dikkatini çekiyor. Çağlar kızı maymun edip bir sürü portre fotoğrafını çekiyor. Ama harbiden kapak olabilecek bir yüzü var. Mustafa ve Elif ile biraz muhabbet ettikten sonra diğer iki çadıra geçiyoruz. Bu çadırın reisi şeker hastası olan bir amca ve çadırdan çıkamıyor. Bir oğlu ve bir çok kızı var. Bu oba da diğerleri gibi keçi yetiştiriciliği yapıyor. Kenan ve Çağlar İç Anadolu’daki tecrübelerinden sonra burada kadınların erkekten hiç kaçmadıklarını, muhabbet ettiklerini, hatta aynı sofraya oturup yemek yediklerini görünce oldukça bir şaşırıyorlar. Amcanın kızlarından biri ile oğlu keçilerle ilgilenirken, diğeri dışarıda kurulu olan düzenekte çul dokuyor, diğer küçük iki kızın develeri gütmeye gittiklerini öğreniyoruz. Amca oldukça hoş sohbet ve aynı Cemal amca gibi bizi çok güzel ağırlıyor. Bol bol çay içiyoruz, yer minderlerinde oturup, sohbet ediyoruz. Akşam olunca kızlar hemen bir sofra hazırlayıp yağlama dedikleri bir şeyler hazırlıyorlar ve hep beraber çay eşliğinde bu yemek yeniyor. Çağlar bilgisayarın şarzı yettiği kadar çektiğimiz fotoğrafları gösterirken, Kenan da video kameranın LCD ekranından çektiği videoları izlettiriyor. Hava karardıktan sonra iki küçük kız Havva ve Fatma da develeri otlatmaktan dönüyor ve aramıza katılıyor. Bu çadırda da en teknolojik alet cep telefonu. Küçük kızların küçükken kumral ve yeşil gözlü, büyüdükçe esmerleşmeleri ve gözlerinin kahverengiye dönmesi dikkatimizi çekiyor. Çağlar kızların bol bol fotoğraflarını çekiyor. Gece karanlık olsa da develeri de görüntülüyor ve Cemal amcayı alıp ertesi gün sabah çekim yapmak üzere sözleşip tekrar Aydıncık’a dönüyoruz. Cemal amcayı çadırına bıraktıktan sonra biz Aydıncık merkeze öğretmen evine dönüyor, birkaç bira alıp kameralarımızı ve bilgisayarlarımızı şarz edip geyik yapıyoruz.

O gece Atlas dergisinden gelen haber üzerine Antalya kısmını daha sonra yapabileceğimizi öğreniyoruz, çünkü Atlas fotoğrafçılarından birine araç lazım olduğundan aracı geri İstanbul’a götürmemiz gerekiyor. O gün tekrar diğer obaya gidip çekimlerimizi yapıyor, herkese teşekkür ettikten sonra Aydıncık’ın girişinde bir tepeye geliyoruz. Aylardan şubat, fakat hava inanılmaz güzel ve aşağıda deniz masmavi ve besberrak bize “gel gel” yapıyor. Çağlar ile ben zaten su görünce hiç duramadığımızdan o yardan aşağıdaki küçük koya iniyor ve şubat ortasında ben, Çağlar, Kenan yaklaşık bir saat denize giriyoruz. Su muhteşem, güneş muhteşem ve küçük plajdaki sıcak kumlar daha da muhteşem. Deniz faslı bitince tekrar tepeye çıkıyor, arabamıza biniyor ve Aydıncık’a dönüyoruz. Benim İstanbul’a gitmemin bir anlamı olmadığından ben otobüsle Aydıncık’tan Mersin’e dönme kararı alıyorum. Çağlar ve Kenan ise Mut-Sertavul-Konya üzerinden İstanbul’a gitmek için yola düzülüyorlar.

Muhtemelen bir 10 seneye ne göçer-konar yörük kalacak, ne de onların o göç ritüelleri. Devlet hepsini çeşitli bahanelerle bir yere yerleştirmek için büyük çaba harcıyor. Ev veriyor, ama ömründe keçi yetiştirmekten başka hiçbirşey bilmeyen bu insanların yerleşik hayata geçince ne iş yapacaklarını söylemiyor. “Siz Türkün hasısınız” propagandası yörükler arasında da türk’e türk propagandası şeklinde yapıldığı için bilinçsizce destek buluyor ve “türkçü” geçinen bu siyasi propaganda  bu adamların asıl özü olan göçerlik konusunda ise etkisiz kalıyor sistemin dayattığı diğer her politika gibi. Muhtemelen seçim arifelerinde yörüklerin türkün hası olduğu akılara geliyordur. Zaten sembolik birkaç oba kalmış göç eden. Keçi ormana zarar veriyor, vergi alınamıyor, vb. bahanelerle devlet bu obaların geleneksel yaşam biçimlerine son verilmek isteniyor. Bunlar yörük, yeri yurdu çadırı nereye kurarsa orası. Bunlar Sarıkeçili, Karakeçili, Keşli, Boynuinceli, Avşar, Hayta, Honamlı, Akkoyunlu, Karakoyunlu ve daha adlarını hatırlayamadığım bir sürü oba. Yazın sahilde, kışın yaylada olurlar. Sahilde yazlamayı, yaylada kışlamayı bilmezler, aynı 1948 kışında devlet zorla yerleştirince kışın kış memleketinde yaşamayı bilmedikleri için donup ölen Cankurtaran köylüleri gibi. Sistem her şeyi bitirdiği gibi yörüklerin de neslini bitiriyor ve ben onların sonuncularını gördüğüm için kendimi çok şanslı sayıyorum.

Toroslar Dağları, Mersin – Şubat 2008 

Fotoğraflar: http://picasaweb.google.com.tr/onder.cirik/YRKMasallarNomads
Facebook Grubumuz: http://www.facebook.com/group.php?gid=257177945466
Atlas Dergisi Linki: http://www.kesfetmekicinbak.com/kultur/kayip_masallar/08905/

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !
Bu içeriği duvarında Paylaş
  • Bu içeriği arkadaşlarınla paylaş!
  • Yeni içerikler bul!