Bu maceramızda 30 Ağustos – 9 Eylül 2008 arasında komşumuz Yunanistan’a yaptığımız geziyi anlatacağım. Yunanistan’ın Yanya ve Selanik şehirlerinde zaman geçirmeme rağmen asıl Yanya’ya gitmiştim. Gidiş tarihlerimin Yunan tarihi için kötü tarihler olması tamamen tesadüf olup, Yanya Üniversitesi tarafından düzenlenen Yunan Yaz Okulu bu tarihleri seçmişti. Koruma Biyolojisi Derneği Avrupa Şubesi genç doğa korumacıların kapasitelerinin arttırılması için bir eğitim programı düzenlemiş ve ben de bu eğitime katılan iki Türk öğrenciden biri olmuştum. Grupta biyoloji eğitimi almayıp eğitime katılan tek kişiydim. Eğitime Türkiye, Yunanistan, Hırvatistan, Romanya, Belçika, İngiltere, Portekiz, İtalya, Almanya ve Arnavutluk’tan olmak üzere yaklaşık 15 öğrenci katıldı. Fakat Yunanistan, Arnavutluk’tan gelen öğrenciye vize vermeyince Arnavutluk’tan kimse gelemedi.
Her zaman olduğu gibi yine Yunanistan adı nereden geliyor gitmeden bunu araştırdım. Bir sürü teori var elbette. Ama tanımlamalar hep sorunlu ve kafa karıştırıcı. Kendilerine Elen diyorlar, Frenkler bunlara Grek diyor, kimi kaynaklarda İyon olarak geçiyorlar, bazıları “Türk’ün parayı vurmuşuna Yunan denir” diyor, bazı kaynaklar ise “kendini İtalyan sanan Türklere Yunan denir” diyor ve hatta Roma’dan dolayı Rum dendiği de oluyor. Bu kavram karmaşası maalesef göte göt diyen millet Türkler bu topraklara gelene kadar devam ediyor. Yunan ve Yunanistan’ın ortaya çıkması işte Türklerin her zaman olduğu gibi tarih sahnesine çıkmasıyla başlıyor.
14. yüzyılın başları. Anadolu Selçuklu daha yeni yıkılmış ve Anadolu’nun dört bir yanında beylikler türemeye başlamış. Venedikliler bu topraklara Turchia diyeli bir yüzyıl olmuş. Aynı zamanda Türk boylarının Ermenilerden yağmaladıklarını Rum kerhane ve meyhanelerinde yemeye başladıkları, haydan gelenin huya gittiği yıllar. (“hay” Ermenice “ermeni” demektir, “huyn” da Ermenice “Rum” demektir, “haydan gelen huya gider” demek “Ermeni’den gelen Rum’a gider” anlamında kullanılır) ki Türkler esaret altına aldıkları milletlere davranma söz konusu olduğunda 10 Robin Hood ya da 5 Hz. Ömer adaletindedirler. (bkz. Müslüman kişilikle Hristiyan kişiliğin mukayese edilememesi)
Şimdi İstanbul diye bildiğimiz yere en yakın uç beyliği Osmanlı ve Bizans ile en çok onlar has bel kader etmektedir. Kâh savaşa tutuşmakta, kâh da barış edip, işbirliği yapmaktadırlar. Sırplar ve Bulgarlar Edirne’yi kuşatınca Bizans kralı Kantakuzen Osmanlılardan yardım ister. Orhan Gazi’nin oğlu Süleyman Edirne’de Sırp ve Bulgar ordularını geri püskürtür ve şehrin düşmesini engeller. Kantakuzen de kadir kıymet bilen bir imparator olduğundan bugün Gelibolu yarımadasında bulunan Çimpe kalesini Osmanlılara verir. Lakin bunu Çimpe kalesindeki komutanına bildirdiği fermanı fotokopi olunca imza tespiti yapılamaz ve Çimpe kalesi komutanı hukuki geçerliliği yok diyerek Osmanlılara vermekte direnir. Orhan Gazi de “dinde zorlama yok, ama vazelin var” diyerekten kaleye taarruz eder ve kaleyi düşürür. Esir ettiği Bizans komutanlarını sıraya dizer, basar bunlara kalayı. Söver de söver. Fakat Bizans komutanlarının yüzündeki ifadelerden kendisini anlamadıklarını düşünür ve kendi komutanlarına bağırır:
-Siklemiyorlar mı lan bunlar koskoca Orhan Gazi’yi?
Önce bir süre sessizlik olur ve Orhan Gazi daha da sinirlenip kükreyince, komutanlardan bir tanesi bir adım öne çıkar ve der ki:
-Samet oğlu İbrahim, Alaiye (Alanya), emret komutanım.
-Siklemiyorlar mı asker bunlar beni?
-Sikliyorlar komutanım, ama dilimizi anlamıyorlar. Müsaade buyurursanız ben İngilizce sorayım kendilerine?
-Sen İngilizce’yi nereden biliyorsun asker?
-Alaeedin Keykubat hazretleri emrinde Alaiye tersanesinde rende işçisiydim komutanım. Akseki ormanlarından sedir ağaçlarını getirir donanmaya gemi yapardık. Akşamları da yumurta topukları giyer, zinciri takar, bağrı açar, Robin Hood Bar’da Frenk gacılarla fingirdemeye giderdik. Orada öğrendim komutanım.
-Tamam asker. Tek tek bunların yüzüne tükür, İngilizce “Adam değilsiniz lan siz” de. Deyyusların imparatoru “teslim et kaleyi Osmanlı’ya diyor, bunlar hala bik bik ediyor”.
-Emredersiniz komutanım.
Ve asker tek tek Bizans komutanlarının yüzüne tükürür ve Alanya Garson İngilizcesi ile hepsine tek tek “adam değilsiniz” manasında “you none” der. Zamanla “you none” olur “yunan” ve onların yaşadığı yerde Yunanistan.
Dost ve kardeş ülke Yunanistan’dan 15 günlük vize istememe rağmen bana 6 aylık vize vermişlerdi. Okula katılacak diğer Türk öğrenci Soner ile Sirkeci tren garında buluştuk ve karşılıklı İstanbul-Selanik arasında çalışan Dostluk – Filia trenlerinden Yunan olanıyla Selanik’e doğru yol almaya başladık. İnternetten araştırdığımız kadarıyla Türk treni Yunan treninden daha yeni ve daha konforlu imiş. Yanımıza bol bol nevale aldık yolda içmek için. Tren interrail yapan gençlerle doluydu. Yaklaşık 12 saat süren bu yolculuğun yarısını gençlerle geyik yaparak, diğer yarısını da uyuyarak geçirdik. Gece gözümüzü Uzunköprü sınır kapısında Yunan pasaport polisinin kapıyı yumruklamasıyla açtık. Sabah da uyanıp etrafı seyretmek için cama çıktık. Yunanistan tarafına geçtiğimizi bilmesem ve Yunan alfabesiyle yazılmış tabelaları da görmesem “Türkiye’deyiz hala” derdim. Tren Selanik garına vardığında çat pat İngilizce konuşabilen birilerini bulup otogara nasıl gideceğimizi soruyoruz ve Selanik’i bir uçtan bir uca geçen bir belediye otobüsü ile otogara varıyoruz. Otogara varır varmaz biletimizi alalım diye uğraşıyoruz, ama bir yandan da Yunanca harfleri çözeceğiz diye helak oluyoruz. Neyse biletlerimizi alıyoruz ve 4 saatlik yolculuğun 35 Euro’ya mal olduğunu görünce bir “yuh” çekiyoruz. Acıktığımız için bir de gyro (döner) alıp onu yiyoruz. Yalnız her yerde domuz etinden yapılıyor bu meret. Otobüse binince bir yuh daha çekiyoruz. Mercedes 302 görmeyeli Türkiye’de asır oluyor, ama Yunanistan’da hala kullanılıyorlar ve 35 Euro. Ne bizdeki gibi kahve, çay servisi var, ne hostes ya da host mevcut, ne de bir su verenimiz var, televizyon, kapalı devre müzik yayını, wi-fi internet falan hak getire. Daha sonra Yunan arkadaşlara Türkiye’de otobüslerde bunların hepsinin olduğunu söyleyince bana haliyle inanmıyorlar.
Çok virajlı ve dar bir yoldan Yanya’ya doğru gidiyoruz. Yanya, Yunanistan’ın Epir denilen eyaleti içinde, daha çok Adriyatik’e yakın ve Osmanlı döneminde büyük bir Türk nüfus barındıran bir şehri. Yol boyunca çok büyük bir otoban inşaatına rast geliyoruz ve daha sonra bu yolun Avrupa Birliği fonlarıyla inşa edilen İstanbul – Roma otobanı olduğunu proje tabelalarından öğreniyoruz. Dağ, taş şantiye halinde ve yaz günü ortalık toz duman. Yol kenarlarında ufacık minyatür şapeller var ve içlerinde mum yanıyor. Haliyle merak edip daha sonra Yunan arkadaşlara sorduğumda, bu uygulamanın Yunanistan’da bir gelenek olduğunu, eğer bir aile trafik kazasında aile fertlerinden birini kaybederse kazanın olduğu yere bu küçük şapellerden yaptırdığını ve içinde de düzenli aralıklarla mum yaktıklarını öğreniyorum.
Yanya , hemen bir gölün kenarında kurulmuş küçük ve şirin bir şehir. Aynı zamanda Yunan bağımsızlık hareketlerinin de başladığı bir şehir. 1913 Balkan Harbi sonuna kadar da Osmanlı toprağı. Yalnız buranın meşhur Osmanlı valisi Tepedelenli Ali Paşa, Rum asilere göz açtırmamış, hepsini tarumar etmiştir. Bugün Yunanistan için efsane olan isimlerden biri olan Lambros Katsandonis'in kemiklerini balyozla kırdırmak suretiyle ibret olsun diye öldürtmüştür. Lakin İstanbul’da bulunan Rum lobisi hakkında yalan yanlış haberler çıkararak II. Mahmut’u doldurmuş ve II. Mahmut üzerine Osmanlı ordusunu salmıştır Tepedelenli’nin. Bu sefer de Tepedelenli Osmanlı ordusuna karşı savaşmış, fakat Osmanlı Ordusu’na yenilmiş ve oracıkta kellesi gövdesinden ayrılarak II. Mahmut’a gönderilmiştir. Bu esnada ise Bizans oyununu oynayan Yunanlılar karlı çıkmış ve 1821 yılında Yunanistan Osmanlı İmparatorluğu’ndan bağımsızlığını elde etmiştir. Bunun üzerine ketenpereye getirildiğini anlayan II. Mahmut çok sinirlenir ve İstanbul’da bulunan tüm Rum ahalinin katledilmesi emrini verir, lakin sadrazamları tarafından “aman devletlüm Avrupa Birliği ne der” diye vazgeçirilir.
Artık bu ketenperedeki rolü ve Yunan bağımsızlığını kolaylaştırdığı için mi, yoksa Stockholm sendromundan dolayı mı bu yarı Arnavut, yarı Rum Paşa bugün de Yanya’da çok sevilmektedir. Şehirde birçok yerde büstünü görmem açıkçası beni şaşırttı. Daha sonra biraz daha oranın tarihi anlatılınca onun dönenimde bölge ekonomik ve muhtariyet anlamında altın çağlarını yaşadığı için bu paşa meğer Yanya’da çok sevilirmiş.
O akşam hocalarımızla ve diğer öğrenci arkadaşlarla buluşmak üzere bir restoranı arayıp bulduk. Öğleden sonra olduğu için çantalarımızı bırakıp verdik kendimizi Yanya kordonuna. Elde dürbün iki salak Türk, havada uçuşup çığlıklar atan kerkenezleri izleyen görüntüler verdikten sonra akşam yemek yiyeceğimiz restorana vardık. Yunan arkadaşlar oradaydı. Hepsi hatundu. Daha sonra Hırvat kızlar geldi, onlar da hatundu. Daha sonra İtalyan ve Alman arkadaşlar geldi, onlar da hatundu. Sonra Romen arkadaş geldi o da hatundu. Ondan sonra gelenler Belçikalı, İngiliz, İtalyan ve Portekizliydi ve hepsi saptı. Arnavut arkadaşın vize alamadığı için gelemediğini öğrendikten sonra hepsiyle tek tek tanışıp yemeğe geçiyoruz. İlk defa yurt dışında olup da sofranın aynı Türkiye’deki gibi olduğunu görüyorum. Mezeler, zeytinyağlılar, sarmalar, dolmalar, tatlılar. Aynı biz. Sonra ne içersiniz diye soruyorlar ve ben bira istiyorum. Garson Amstel getirince, “Yunan birası yok mu” ondan getirin diyorum. Herkes tuhaf tuhaf suratıma bakıyor. Garson tereddütle birayı geri alıyor ve soru dolu bir surat ile Yunan arkadaşlara bakıyor. Yanımda oturan Konstantina, “valla burada bizim Yunan biraları çok kötüdür, ucuzdur ve alkoliklerden başkası pek içmez” diyor. Ben de “olsun, ben Türk’üm, ben içerim” diyorum. Garson el mecbur yeşil kutulu bir Yunan birası bulup getiriyor. Tadı bir şeye benzemese de soğuk ise gayet de içilebilir bir bira olduğu sonucuna varıyorum.
O gece 2 saatlik bir yolculuktan sonra Vikoos – Aaos Milli Parkı içinde bulunan Papingo köyüne varıyoruz ve kalacağımız yer olan pansiyona dönüştürülmüş köy evlerine yerleşiyoruz. Yorgun olduğumuzdan hemen cup yatağa giriyoruz.
Ertesi sabah köy evlerinin sahibi Yorgos bize balkonda güzel bir kahvaltı hazırlıyor ve tanışa tanışa, muhabbet ede ede kahvaltımızı yapıyoruz. Eğitim yerimiz köyde bulunan başka bir otelin lobisi. Kiki hoca bizlere eğitim programını veriyor. Her sabah 08.30’da başlıyoruz. Öğlen 13.00’da bırakıyoruz ve akşam 18.00’den 20.00’a kadar tekrar ders görüyoruz. Sonradan anlıyoruz ki o beş saatlik öğleden sonra boşluğu Yunan siestası. Eğitimler farklı ülkelerden gelen hocalar tarafından veriliyor ve iki günde bir de araziye çıkıp milli park içinde flora ve fauna ile ilgili gözlemler yapıyoruz. Milli park gerçekten oldukça güzel. Arnavutluk sınırına oldukça yakın. Dağlık bir bölge olduğundan nüfus az ve insan baskısı da az olduğundan burası böyle güzel korunabilmiş. Sonra Kiki hoca milli parkın sorunlarından bahsediyor. Birebir Türkiye. Belediye başkanının kardeşi milli park sınırları içinde taş ocağı açmış, valinin oğlu avı yasak olan çengel boynuzlu dağ keçisi avlamış, Kiki hocalar kameraya çekip ulusal televizyonda yayınlatmışlar, hiç bir şey olmamış valinin oğluna, üstelik Kiki hocalar da tehdit edilmişler, hatta arabalarına zarar verilmiş. Çakma Türkiye lan Yunanistan!
Akşam yemeklerini kendimiz yapıyorduk ve ortak bir bütçe her gün market alışverişi yapıyoruz. Grupta kız sayısı da çok olunca yemek yapma konusunda oldukça rahat ettik. Biz erkekler olarak bulaşıkçılık görevine atandık. Akşamları uluslar arası da bir ekip olduğumuzdan ve hatta çoğu eski Osmanlı milletlerinden olduğundan oldukça sıkı geyiğimiz oldu. Grupta bol Türk geyiği geçti ve Türklerle ilgili hemen hemen hepsinin dillerinde deyimler bulunuyor ve derlediğim kadarıyla içlerinden sadece bir tanesi olumlu.
Yunanistan’da birisi çok kızıp sinirlendiği zaman, “Türk gibi dellenme” diyorlar. Hırvatistan’da bağdaş kurup oturmaya “poturski” yani “Türk gibi oturmak” diyorlar. Yine Hırvatistan’da Türk’ün “bastığı yerde ot bitmez” de deniyor. İtalya’da çok sigara içene “Türk gibi tüttürüyor” deniliyor. Almanya’da bir şeyi hacılamaya, araklamaya, “turken” diyorlar, İngiliz’den ise hakkımızda olumlu tek deyim geliyor. “Türk gibi cömert”. Romen kız da meşhur kralları Stephan ile ilgili onlarca fıkradan bir tanesini anlatıyor:
“Ulak koştur koştur gelmiş ve Romen kralı Stephan’a:
-Efendim Türkler geliyor.
-Kaç kişi kadarlar?
-Efendim yüzlerce.
-Tamam ordu yeşil üniformalarını giysin, ormanda kamufle olup pusu atsın.
Ulak gider ve bir süre sonra yine gelir.
-Efendim Türkler geliyor, hem de bir sürü.
-Kaç kişi kadarlar?
-Efendim binlerce, on binlerce.
-Tamam ordu kahverengi üniformalarını giysin, altlarına sıçtıkları belli olmasın.
Bu arada fark ediyorum ki Hırvatça’da Türkçe oldukça fazla kelime bulunuyor. İngiliz elemanla nar ağacı üzerine konuşurken, Hırvat kız narın İngilizcesini anlamıyor ve yaklaşık 5 dakika nasıl bir meyve olduğunu Paul ve ben İngilizce anlatmaya çalışıyoruz. Sonra Soner dâhil oluyor muhabbete ve ben Soner’e “Abi 5 dakikadır Suncica’ya nar meyvesini anlatmaya çalışıyoruz” diyorum Türkçe. Suncica oradan “naaaaaaaar” diye bağırıyor. Meğer Hırvatçası da narmış.
Bir gün bizi milli parkın en yüksek zirvelerinden birine götürüyorlar. Yaklaşık 4 saatlik bir yürüyüşten sonra bir dağ evine varıyoruz dağcıların gelip kaldığı. O geceyi orada geçireceğimiz söyleniyor. Daha sonra krater göllerini ve çengel boynuzlu dağ keçisi görmek için daha da yükseklere yürüyoruz. 15 milyon tarafı denizlerle çevrili Yunanistan’da dağın başında bir krater gölünde hep beraber yüzüyoruz. Dağa çıkarken ben arkada İtalyan kızla beraber yürüyorum ve o sırada kulağıma bilindik bir melodi geliyor. İyice dinliyorum ve bu melodinin mehteran olduğunu anlıyorum. “Neslin dedem, ceddin babam” çalıyor resmen. Ses, grubun en önünde yürüyen Soner’den geliyor ve dağda kaybolursam haber veririm insanlara diye dürbününe bağladığı düdükle çalıyor bu marşı da. İster istemez gülüyorum. Yaklaşık 7 tane çengel boynuzlu dağ keçisini gördükten sonra dağ evine dönüyoruz. Bu arada ben dağ evini işleten dağcı kız ve çocukla kanka oluyorum. Ziyaretçi defterine baktığımda 72 milletten insanın buraya geldiğini, ama bir tek Türk’ün bile gelmediğini görüyorum. Kıza soruyorum:
-Hiç Türk gelmiyor mu buraya?
-Hayır. Osmanlı gitti gideli buraya gelen ilk Türk sensin.
Gülüşüyoruz. O akşam güzel bir yemek yiyoruz, frappelerimizi içiyoruz ve gece geç saate kadar muhabbet edip askeriye koğuşuna benzer bir yerde hep beraber yatıyoruz. Bir tarafımda Soner, diğer tarafımda İtalyan kız, altımızda da iki Yunan kız uyuyor. Soner gece rüyasında harbiden konuşuyormuş. Bir ara o konuşuyor, ben Cecilia ve Penelope’ye çeviriyordum gecenin bir yarısı. Dağ evinde elektrik de olmadığından masal gibi geliyordu bize.
Bir akşam da köydeki tavernalardan birine gidip bayağı bir göbek attık, dans ettik, ouzo içtik. Ben de yaş üzüm rakısı götürmüştüm. Onu da afiyetle içtik. Bir akşam da kaldığımız köy evinin sahibi Yorgos bir ouzo açtı, aldı ben, Soner ve Belçikalı elemanı karşısına bir sürü dert anlattı. Bir Yunan köylüsü olarak süper tespitleri vardı:
“Valla siz bakmayın bizim faşoların dediğine, bizim buralar en güzel zamanını Türk zamanında yaşadı. Kimse kimseye karışmazdı. Vergi ayrıcalığımız varmış, vergi ödemezmiş buralar. Buralar en büyük acıyı önce İtalyan, sonra Nazi işgali, sonrasında da iç savaş zamanında çekti. Oluk oluk kan aktı. 1944-1948 iç savaş esnasında sosyal faşist – komünist diye babalar öz oğullarını öldürdü bu dağlarda. Buranın en güzel zamanı Türk zamanıymış. İkinci dünya savaşını yaşayan yaşlılar sitemlidir Osmanlı’ya, niye bıraktılar bizi bunların eline diye.”
Bu sözleri bir Yunan’dan duymak beni oldukça şaşırttı. Sonra Yorgos devam ediyor:
“Ben sizi de anlamıyorum, “Avrupa Birliği’ne gireceğiz” diye tutturmuşsunuz. Siz halen imparatorluksunuz, AB de imparatorluk. İmparatorluklar imparatorluklara girmez. Ben bir Yunan olarak AB’den çok da hoşnut değilim, her şeyi tek tipleştirmeye çalışıyorlar.”
Eliyle Belçikalıyı gösteriyor,
“Bak onların ülkesinde gayler evlenebiliyor, AB aynısının Yunanistan’da da olmasını istiyor. Bizim kültürümüz de bu yok. Bizim mezhebimiz Belçikalılar kadar geniş değil ve ben bir Yunan olarak gaylerin Yunanistan’da evlenmesini istemiyorum. AB bazen o kadar tek tipleştirici oluyor ki hiçbir farklılık bırakmıyor ortada. Bana kalsa, ben AB’den Yunanistan çıksın derim bugün”
Hem bir Yunan köylüsünün bu kadar derin ve değişik bakış açılarından bakarak düşünebilmesine, hem de AB ve resmi Yunan tarihi hakkında görüşleri nedeniyle Soner ile ben dumur üzerine dumur yaşıyoruz.
Yunan kızlardan biri adını her ne kadar telaffuz edemese de Soner ile bana Abdullah Öcalan’ı soruyor. Biz de:
-Keyfi iyi, hapiste kendisi. Kendini bir gün Hannibal, bir gün Mandela sanıyor. Okuya okuya alim oldu.
-Hayatta olduğundan emin misiniz? Nereden biliyorsunuz öldürülmediğini?
-Soner ile ben her hafta temiz çamaşır ve bir karton TSK* sigarası götürüyoruz. Oradan biliyoruz. (Demek istiyorum, ama demiyorum tabi)
*Askerlik yapmakla yükümlü olmayan kadınlar ve askerlik hizmetini henüz yerine getirmeyen arkadaşlar için gelsin, TSK sigarası ordu kantinlerinde satılan bir sigara markasıdır.*
Eğitimin son günü milli parktaki diğer köyleri geziyor ve Atina Üniversitesi Tarih Bölümü’nden düşman illerin yaman güzeli tadında bir kız gelip bize bölgenin tarihini anlatıyor. Sanki mizansen gibi bir tarafımda Alman, diğer tarafımda İtalyan kız oturuyor. Ayrıcalıklı, vergi ve askerlikten muaf ve yarı özerk 400 yıllık Osmanlı egemenliğinden sonra, önce İtalyan, daha sonra Nazi işgalini yaşayan Epir bölgesinden bahsedince kız, ben Alman ve İtalyan kızlara dönüp:
-Ne kadar ayıp cık cık cık
deyince İtalyan kız:
-Ya siz de 400 yıl kalmışsınız, niye bizi ayıplıyorsunuz?
-Ama bizimkisi işgal değil ki, fetih güzelim!
deyince, tüm Yunan arkadaşlar kopuyor. Tarih dersi yalan oluyor.
Eğitimimiz bittikten sonra herkes dağılmak üzere Papingo’dan ayrılıyor ve Yanya’ya geri dönüyoruz. Soner Girit ile Mora arasında Antyktiyra adında küçük bir adada gönüllü olarak bir projede çalışmak üzere Atina’ya gidiyor. Ben, Hırvat kızlar, Romen kız, Yunan kızlardan iki tanesi ve Portekizli eleman ise Selanik’e doğru yolu ele alıyoruz. Aynı otobüs yolculuğunu yaptıktan sonra Selanik Üniversitesi’nde okuyan Penelope bizi evinde ağırlıyor. Evi Atatürk’ün evinin hemen iki sokak yanında. Evinin iki odası olduğundan ben, Ioanna ve Iva dışarıda terasta uyuyoruz. O akşam Penelope bizi kordona götürüyor ve aynı İzmir kordonda yaptığımız gibi biraları alıp çayıra yayılıp içiyoruz. Kanuni Sultan Süleyman döneminde yapılmış ve hapishane olarak kullanılmış beyaz kulenin hemen yanında. Nuno, Penelope’ye soruyor:
-Burasının adı niye beyaz kule?
- Türkler burada birçok insanı doğramış, Yunan bağımsızlığından sonra kan lekelerinin acı hatıralarını silmek için kale beyaza boyanmış, o nedenle Beyaz Kule adını almış.
Ben tabi o arkadaşlara yorum yapmamakla beraber işin aslını size anlatayım:
Yeniçeri ocağı Selanik’te padişaha kazan kaldırıyor. II. Mahmut da “siz misiniz lan bana kazan kaldıran” diye bunları kuleye toplattırıp tek tek kellelerini vurdurttuyor. Daha iyi anlaşılması açısından bugünkü uluslar arası tabirle anlatacak olursak Selanik’teki yeniçeriler demokrasi istiyor, Osmanlı da onlara İstanbul’dan demokrasi götürüyor.
O gece Suncica biraz rahatsız olunca eve erken dönüyor ve uyuyoruz. Sabah Penelope’nin işleri olduğundan erkenden çıkıyor ve 2 Hırvat, 1 Portekizli, 1 Romen, 1 Türk Selanik’i kendi başımıza geziyor, trene binip Edessa diye bir yere gidiyoruz. Orada bizi Frosyni ve kız kardeşi karşılıyor ve bize mekânı gezdiriyor. Selanik’in yaklaşık 40 km batısında küçük derecikler ve ormanlarla kaplı bir yer. Pek de bir özelliği yok aslında. Bize Frosyni gelirken tatlı getirmiş, adı da lokumadis. Bizim lokma tatlısı yani. Demiryolları çalışanları grev yaptığından Selanik merkeze otobüsle dönmek zorunda kaldık. Yunanistan’da nedense otobüsler çok şenlikli. İllaki kavga çıkıyor. Orada olduğum sürece 4 kez otobüse bindim ve dördünde de kavga çıktı. Bu sefer de yolda giderken şoför aniden kenara çekti ve “malaka, gamatw” diye söverekten en arka sıraya doğru yürüdü. Meğer amcamın biri sigara yakmış, tellendire tellendire içiyor şehirlerarası otobüste. Ben kendi kendime “Türkiye’de bile bu kadarı olmuyor” deyince yanımda oturan Hırvat hatun gülüyor ve Hırvatistan’da ara sıra olabildiğini söylüyor. Şoför amcam kızgınlıkla geri koltuğuna dönerken Nuno’ya da Yunanca bir şeyler saydırıp yerine oturuyor. İçimizden Yunanca bilen olmadığı için tabi ne dediğini anlamıyoruz ve Nuno gayet şaşkın bir halde suratımıza bakıyor “ben ne yaptım da bu herif bana kızıyor” diye. Valla Nuno, biz de bilmiyoruz.
Selanik’e döner dönmez hepimiz için ayrılma vakti. Önce ben, daha sonra Ioanna, daha sonra Hırvat kızlar ayrılıyor. Ben yine Türk treninden daha az konforlu olan Yunan treniyle geri İstanbul’a dönüyorum.
Dil, din dışında her şey aynı. Bir nevi çakma Türkiye gibiydi Yunanistan benim için. Gördüğüm kadarıyla bizden tek farkları 1967-1974 askeri cunta döneminden sonra cuntacılarını yargılayıp ömür boyu hapse mahkûm edebilmişler. Demokrasi şampiyonu süper darbe karşıtı başbakanımız için ise 1980 darbecilerini yargılamak 2009 senesinde bile halen sulu bir şaka. Ne ironiktir ki demokrasinin beşiği Yunanistan’a da demokrasiyi yeniden 1974 yılında Türk ordusu getirmiştir. Türk ordusunun Kıbrıs’a çıkmasının ertesi günü Atina’da cunta devrilmiş, Fransa’da sürgünde bulunan Karamanlis gelmiş ve sivil hükümeti kurabilmiştir.
Bu maceramızda da karınca kararınca suyun öteki yanını anlatmaya çalıştık. Esen kalın.
30 Ağustos – 9 Eylül 2008
Fotoğraflar için: http://picasaweb.google.com/onder.cirik/Yunanistan